Kasım 2015

KEMÂL KAPLAN
29 Kasım 2015

Yakın tarihimizde geçen çok önemli bir olayan söz edeceğim. Lakin olayın kahramanı olaydan daha mühim bir insan.Ünlü ittihatçı ENVER Paşa'nın kardeşi: NURİ PAŞA.

Nuri Paşa Osmanlı'nın yenilgiyle çıktığı I. Dünya Savaşı sırasında ordunun zafer kazandığı ender savaşları yönetmiştir. Enver Paşa'nın kardeşi olduğundan mıdır nedir? Nuri Paşa hakkında tarihçilerin kayda değer araştırmaları olmamıştır. Ancak NURİ PAŞA Türk Savunma Sanayi'nin en önemli girişimcilerinden biridir. 

Ağabeyi Enver Paşa'nın görevlendirmesiyle Azerbaycan'daki milis kuvvetlerini birleştirerek, Kafkas İslam Ordusu adı altında 1918 yılında Bakû’yü İngiliz ve Rus işgalinden kurtarmıştır. Azerbaycan'da adına marşlar, destanlar yazılmış, "Bakü Fatihi" ünvanıyla efsaneleşmiştir. Nuri Paşa o tarihte 29 yaşındadır.

 I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkılmasının ardından NURİ (Killigil) Paşa Almanya'ya gider ve 1938 yılına kadar orada kalır. 

1938'de Zeytinburnu'nda kok kömürü satan bir firmayı satın alır ve burayı madeni eşya fabrikasına dönüştürür. 

Görünüşte madeni eşya üretmektedir lakin devlet desteğiyle aslında, tabanca, matara, gaz maskesi ve mermi üretmeye başlar. Önceleri Türk Ordusu için üretirken, hükümetle çıkan anlaşmazlık sonucu yurtdışı satışlara başlar. Özellikle Suriye ve Mısır'dan aldığı siparişler sonucu fabrikasını Sütlüce'ye taşır. Burada havan topu ve havan mermisi de üretir.
(Dikkatinizi bir şeye çekmek istiyorum. Bağımsız bir ülkede aleni silah üretimi yapılmaması, Killigil'in silahları madeni eşya fabrikası adı altında üretmesi, Türkiye'nin tam bağımsızlığı meselesinin daha o tarihte bile tartışılması gerektiği bir konudur.)

Nuri Killigil, II. Dünya Savaşı boyunca Almanya'yı destekler ve Turancılık düşüncesiyle Kafkaslar'ın Türkiye ile birleşmesini arzular. Bu yönde Almanlar'la Rusya'ya karşı savaşılması gerektiğini savunur. 

Önce Kafkaslar daha sonra Ortaasya'daki Türk boylarını birleştirerek, Büyük Turan Devleti'ni kurmak amacıyla, birkaç kez Berlin'e giderek, Almanlar'la görüşür. Böylelikle Nazi Ordusu içinde "Türkistan Alayları"nın kurulmasını sağlar.

Savaş sonrası İsmet İnönü Alman taraftarlara büyük baskılar uygular.

Arap-İsrail Savaşı esnasında Suriye ve Mısır'a silah ve mühimmat satar. BM bu satışları yasaklamasına rağmen o devam eder.

2 Mart 1949 günü Sütlüce'deki fabrikada büyük bir patlama olur. Killigil ile 27 çalışan ölür. Killigil'in cesedi hiçbir zaman bulunamaz. (Nuri Paşa'nın patlamada yara almadan kurtulduğu ve Almanya'ya giderek ömrünün sonuna kadar orada yaşadığı bilgisini ise başka yerde bulamazsınız.)

Olay 18 martta meclise gelir. Tartışmalar yaşanır, olayın sabotaj olduğu dile getirilir. Fakat fail veya failler hiçbir zaman bulunmaz.

Fabrika'da çalışan Musevi asıllı işçiler o gün izinlidir. 
Patlamanın sabotaj olduğu ve İsrail bağlantısının bulunduğu dile getirilse de, olayın üzerinde titizlikle durulmamıştır.


BİR MİLLİ MÜCADELE DAHA KAYBEDİLİR...

Askeri Müze'de bulunan 'Nuri Killigil Tabancası'

"NURİ PAŞA TABANCASI"

Nuri Killigil, seri üretimle silah üretimi yaptığı Sütlüce'deki fabrikasında modelini kendi çizdiği ve patentini aldığı 9 mm çapında bir silahın da üretimini yapmıştır. Silah kendi ismiyle, 'Nuri Paşa Tabancası' olarak ün yapmıştır.
Silahın kullanılmamış bir örneğini Enver Paşa'nın torunu Osman Mayapetek  2000'li yıllarda Askeri Müze'ye bağışlamıştır.






1925 yılındaki Uluslararası Cenevre Anlaşması'na göre Afyon üreten fabrikaların üretimler sadece tıbbi ihtiyaca cevap verecek ölçüde kısıtlandı. Türkiye bu anlaşmaya imza atmadı. Böylelikle, üretim kısıtlamasına gidilmedi. Dünyada en kaliteli Afyon ülkemizde üretiliyordu.

Dünyanın her yerine serbestçe işlenmiş afyon (eroin) kolaylıkla satılabiliyordu. Bu durum Japonlar'In ilgisini çekince, Türkiye'de fabrika kurmak için girişimlerde bulundu.

TAKSİM GEZİ PARKI'nın Divan Oteli tarafında kalan kısmında 1926 yılında Orient Products Co. adıyla bir eroin fabrikası kuruldu.

Burada çalışanlar bir süre sonra müptela olmaya başlamış ve Bakırkör Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastenesi'nde ünlü psikiyatr MAZHAR OSMAN tarafından tedavi edilmiştir.
Prof. Mazhar Osman'ın eroin bağımlılığıyla ilgili yazdığı kitap

Üretilen eroinin uluslararas mafya şebekeleri dahil pekçok alıcı bulması ardından çeşitli sorunlar yaratmaya başlayınca, 1931 yılında kapatıldı.


Beyoğlu Balık Pazarı'nın arka tarafında bugün halen faaliyetini sürdüren PANO ŞARAP EVİ o yıllarda AFYONLU ŞARAP satışı da yapıyordu.

Pınar Bülbül'ün “En Eski Çağlardan Persler Dönemine Kadar Afyonkarahisar ve Çevresi” isimli doktora çalışmasından yola çıkarak, 4250 yıllık bir gerçeği ortaya koyacağız.

Sümerler'den sonra Mezopotamya'da hakimiyet kuran Akkadlar, Anadolu'yu ele geçirmek için seferler düzenler. Anadolu'da o tarihte şehir krallıkları mevcuttur. 17 Anadolu kralı birleşerek Akkadlar'a karşı mücadele verirler fakat yenilirler.

Akkad krallarından Naram-Sin’e ait Şartamhari metinlerinde, adı geçen Akkad kralının, Sedir ormanlarını (Amanoslar) ve Gümüş Dağları’nı (Toroslar) aşarak Anadolu’ya girdiği ve Hatti kralı Pampa’nın önderliğinde toplanan 17 krala karşı savaştığı anlatılır.

MÖ. 2250’lere tarihlenen bu hadise, Şartamhari metinlerinin Hattuşaş arşivinde ele geçirilen Hititçe kopyasında (KBo III, 13), tüm ayrıntıları ile gözler önüne serilmektedir. İlk 7 satırı kırık olan metin, 8. satırdan itibaren şöyle devam etmektedir:

8. Bana karşı bütün memleketler isyan ettiler
9. GUŞUA kralı Anmanailu, Pakki kralı Bamanailu
10. Ulluwi (Ullama) kralı Lupanailu, sonra ………kralı……..İnmipailu
11. Hatti kralı Pampa, Kaniş kralı Zipani, ………. kralı Nur-Dagan
12. Amurru kralı Huwaruwaş, Paraşi kralı Tişenki
13. Armanu kralı Mudakina, Sedir dağları kralı İşgippu
14. Larak kralı Ur-Larak, Nikku kralı Ur-Banda
15. Türki kralı İlşu-Nail, Kursaura kralı Tişbinki
16. toplam 17 kral, ki onlar savaşa girdiler, ve ben onları vurdum.
17. Hurrilere karşı bütün orduyu seferber ettim ve sonra (tanrılara) şarap takdim ettim.
18. O zaman savaşçılarıma binlerce düşman askeri hiç mukavemet etmedi. 

**********

4250 yıl öncesinde Anadolu'da bulunan 'Türki' krallığı, tarihin sil baştan yazılmasına yeterli bir delil teşkil eder mi bilmiyorum. Tarihçilere bırakalım... Lakin kayıtsız kalamayacağımız bir başka mesele ise kral 'İlşu-Nail'.

4250 yıl sonra halen 'Nail' ismini kullanan bir toplum olduğumuz göz önüne alınırsa nasıl bir analiz çıkarmamız gerektiğini sizlere bırakıyorum.

Günümüzde "Nail" isminin her ne kadar Arapça kökenli düşünsek de,  4250 yıl önce bölgesel dil etkileşimlerinin intikal durumunu tahlil edebilmemiz kolay değil. Tabletde yazan "Türki" kelimesi bile tezimizin doğruluğu için yeterlilik teşkil eder.

Kültepe'de bulunan binlerce Asur tabletinde kullanılan yaklaşık 300 kelimenin önce Arapça'ya oradan, Türkçe'ye intikal ettiğini söylersek, dil etkileşimin boyutlarını daha iyi anlamamızı sağlamış oluruz.
Veya şöyle de yorumlayabiliriz: Asurlular'ın kullandığı dil, 4000 yıldır bu topraklarda konuşulmaya devam ediyor.

Türkçe'de halen kullandığımız, Arapça'dan intikal ettiğini sandığımız oysa Asurca kelimelerden bir kaç örnek: şemsiye, tercüman, kira, gebermek, emlak, beleş, akraba, esir, siftah, hata, hınzır, garb, erbab, haram, öşür, icar, ahize, akşam, neccar (marangoz), kabir, nadas, kese (para çantası), mevta (ölmek), müzakere, lisan, reis (baş-kafa), şakül, vekil, zikir, zürriyet, mahrem, ispat, mazbata.


( Kemâl Kaplan, ANADOLU LOJİSTİK TARİHİ, 2015)



DİKKAT: TÜM HAKLARI SAKLIDIR. Yazının izinsiz olarak BİR KISMI VEYA TAMAMININ her türlü ortamda kullanılması, 5846 sayılı fikir ve sanat eserleri kanunu gereğince yasaktır. Sanal ortamda sadece link verilerek paylaşılabilir.


20 Ekim 2013 / MESUT ÇEVİKALP
Afrika’ya önden giden adanmış Osmanlı münevverlerinden biriydi Ebubekir Efendi. Ümit Burnu’ndaki ilk Türk okulunu o açtı, ilk fesi o dikti, orada gömüldü. Afrikalıların bugün Türk insanını kolayca sahiplenmesinin ardında da o dönem kara kıtaya giden idealist Osmanlılar var.
Somali, Kenya, Etiyopya, Yemen, Sudan, Güney Afrika… Kara Kıta’nın bahtı kara onlarca ülkesinde Kurban Bayramı daha neşeli geçti bu yıl. Binlerce kilometre öteden, Türkiye’den gelen bayram kafileleri bölge insanın hüznünü, yalnızlığını bir nebze de olsa dağıttı. Kurbanlar kesildi, sofralar kuruldu, çocuklar sevindirildi.
Sevinç gözyaşlarıyla evlere buyur edilen Anadolu insanı hüzün gözyaşlarıyla uğurlandı Türkiye’ye. Geride kalanların ‘yine gelin’ temennisi dönenlerin ‘keşke daha önce gitseydik’ hissiyatıyla örtüştü. Geçen bayramda 15 Afrika ülkesine ulaşan Türk yardımları bu yıl neredeyse tüm kıtaya erişti. Bayramlar, yardımlar vesileydi aslında; yıllardır görüşmeyen kardeşlerin vuslatıydı yaşanan…
Kara Kıta ile Anadolu arasında bir çırpıda kurulan, her geçen gün derinleşen dostluk bağlarının temelinde Afrikalıların Türklere duyduğu iyi hisler yatıyor. Türkleri, Afrika’da ‘hoş bir seda’ bırakarak ayrılan Osmanlı’nın geri dönen ‘torunları’ addedip, hürmetle sahipleniyorlar. Sahiplenmemeleri düşünülebilir mi! 1171’de Mısır'da başlayan Türk varlığı 1517'de Osmanlı'nın fethi ile pekişti. Osmanlı tam 7 asır boyunca kıtanın dört bir tarafından gelen ‘eman’ çağrısına kayıtsız kalmamış, İstanbul’dan atadığı aydın asker-bürokratlarla bölgenin kalkınmasına çabalamış. Aynı Balkanlar’daki gibi Afrika’yı imara soyunmuş, saat kulelerinden çeşmelere, kütüphanelerden okullara kadar yüzlerce kalıcı esere imza atmış. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı’nın gerilemeye başlamasıyla zayıflayan bağlar I. Dünya Savaşı’yla tamamen kopar. Ancak ortak geçmiş ve bugün dahi kullanılan Osmanlı yapıları (Yemen Cumhurbaşkanlığı Sarayı gibi) bölge halkının zihinindeki ‘olumlu’ Türk imajını devam ettirmiş.
Osmanlı’dan ötürü Türklere karşı duyulan güven geçen 10 yılda, Afrika’nın en ücra köşelerinde dahi Türk okullarının, büyükelçiliklerinin ve ticari müesseslerinin hızla açılabilmesine kapı araladı. Gelinen noktada neredeyse tüm Afrika ülkelerinde en az bir Türk okulu, 34’ünde Türk büyükelçiliği bulunuyor. Batılı havayolu şirketlerinin güvenlik nedeniyle sefer düzenlemediği 34 ayrı bölgeye THY 7/24 uçuyor. Türk sivil toplum kuruluşları, gönüllü yardımseverler ve doktorlar da dünyanın diğer bölgelerine kıyasla rahat çalışıyor bu coğrafyada.
Afrikalıların Türklere gösterdikleri yakınlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika’da bıraktığı zengin kültür-tarih mirasını bilmeyenler için hâliyle sıra dışı gelebilir. Yaklaşık 7 asır boyunca kıtaya huzur, katma değer ve istikrar getiren Türkler bu vefayı fazlasıyla hak ediyor aslında. Ne var ki Akdeniz’in bu yakasındaki yeni nesil ortak tarih, geçmiş ve mirastan bîhaber olunca Afrikalıların teveccühü anlaşılmıyor hâliyle. Bu hafta piyasaya çıkacak olan ‘Afrika’da Osmanlı Asırları- Siyah İnci Beyaz Lale’ adlı titiz eser söz konusu boşluğun bir bölümünü doldurmayı amaçlıyor, iki tarafı tek tarih potasında eritmeye çalışıyor.
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’nın (TİKA) desteğiyle, Hakan Yılmaz’ın yayın yönetmenliğinde, Tarihçi Doç. Dr. Şakir Batmaz’ın editörlüğünde vücut bulan eseri Kenz Yayınları bastı. Afrika’da Osmanlı Asırları- Siyah İnci Beyaz Lale, Afrika’da asırlarca süren Osmanlı hâkimiyetini idari, siyasi, kültürel ve ticari yönleriyle birlikte masaya yatırıyor. 232 sayfalık prestij eser ‘Afrika’ denince akla ilk gelen yerli-yabancı 9 uzmanın özel makalelerinden oluşuyor. Mesela Osmanlı dönemi Libya’yı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Tunus’taki Osmanlı kültür-sanat bakiyesini Prof. Dr. Kadir Pektaş anlatıyor. İstanbul-Habeş münasebetlerini Muhammed Tandoğan, Türklerin köle ticaretini önleme teşebbüslerini Doç. Dr. Şakir Batmaz, Osmanlı-Orta Afrika Sultanlıkları ilişkilerini de Prof. Dr. Ahmet Kavas kaleme almış.
Batılı bilim insanlarının bilerek görmezden geldiği, Türklerin ise henüz derinlemesine çalışamadığı Afrika’daki derin Türk izlerine temas eden kitap, Kara Kıta’da sömürgeci Batı ile hoşgörülü Osmanlı hâkimiyetini mukayese imkânını da sunuyor. Bu yönüyle Afrikalıların bölgede her geçen gün varlığı artan Türklere neden hüsnüniyet ve güvenle yaklaştığının gerekçelerini ortaya koyuyor.
Makaleler diziliş sırasıyla okunduğunda Afrika insanının Türklere, Türkiye’ye duyduğu muhabbetin, sevginin temeli görülüyor. Zira eser, Osmanlı’nın en müşkül döneminde bile bu mazlum bölge insanını sömürgeci Batılıların eline bırakmamak için çabaladığını yansıtıyor. İstanbul, güvendiği münevver, asker, bürokrat ve âlimlerini ‘geri dönmemek’ üzere göndermiş Afrika’ya. Kara Kıta’yı sömürmek için değil, kalkındırmak için çabalamış. Yeri geldiğinde okul inşa etmiş, yeri geldiğinde gazete çıkarıp kitap neşretmiş… Hem de karşılık beklemeden.

Erzurum’dan Ümit Burnu’na
Sultan Abdülaziz’in emriyle 1862’de Ümit Burnu’na (Güney Afrika) göç eden Osmanlı âlimi Seyit Ebubekir El-Emcedî Efendi’nin hayatı başlı başına imparatorluğun Afrika açılımını özetleyecek esvapta. Kanada McGill Üniversitesi’nden Dr. Selim Argun’un kaleme aldığı makale, Türklerin bugün olduğu gibi geçmişte de Afrikalıların yardımına ‘beklentisiz’ koştuğunu kanıtlıyor.
Osmanlı âlimi Ebubekir Efendi’nin (1835-1880) İstanbul’dan Ümit Burnu’na uzanan hikâyesini Dr. Selim Argun’dan dinliyoruz:
“1835 yılında bugünkü Kuzey Irak topraklarında dünyaya gelen Kürt asıllı Ebubekir Efendi’nin soyu baba tarafından Hz. Muhammed’e (as) dayanıyor (Seyyid). Şehrizor’daki Emir Süleyman Medresesi’nde başladığı eğitimini İstanbul’da tamamlar. 1861’de Erzurum’a göçer, devrin önemli eğitim kurumlarından olan Sarayönü İslam Okulu’nda görev alır. İslam hukuku üzerine uzmanlaşır. Bu alanda sayılı birkaç isimden biri olması Cape Town’a gönderilmesinde büyük rol oynar.
“1800’lerde Güney Afrika, Ümit Burnu Asya’dan sürülen Müslümanların yaşadığı küçük bir İngiliz sömürgesiydi. 143 yıl süren Hollanda sömürüsü sonrasında 1805’te gelen İngiliz yönetimi de bölgedeki Müslümanların kendi kültür ve dinlerini özgürce yaşamalarına izin vermedi. Cape Town şehri ve civarında yaşayan Müslümanlar dinlerini unutmanın eşiğine gelmişti. Âdeta cahiliye devri yaşanıyordu. 1860’da kültür-din erozyonuna dinî otoritesizlikten kaynaklanan hukuki davalar da eklenince Ümit Burnu Müslümanları İngiltere Kraliçesi Victoria’dan Osmanlı Devleti’nden bölgeye bir âlim göndermesini rica etmesini ister. Osmanlı teklife olumlu bakar. İslam hukuku uzmanı âlim Ebubekir Efendi, Sultan Abdülaziz’in emriyle ‘Osmanlı Temsilcisi’ sıfatıyla Ümit Burnu’na gönderilir. 1 Aralık 1962’de Ömer Lütfü Efendi ile İstanbul’dan yola çıkan Ebubekir Efendi Paris, Marsilya, Londra, Liverpool’a, oradan da 44 gün süren gemi yolculuğu ile Cape Town’a ulaşır. Bir grup hacı ve imam limanda onu gözyaşlarıyla karşılar…”
Ümit Burnu’nda Müslümanlığın kaynaksızlıktan bozulmaya başladığını gören Ebubekir Efendi işe hızlı koyulur. 15 gün içinde ‘Osmanlı İlahiyat Okulu’nu açar. 20 günde 300 talebe kayıt olur. Gündüzleri okulda Kur’an, Tecvid ve İslam Hukuku dersleri verir, akşamları da Müslüman cemaate dinî sohbetler yapar. Kısa zamanda kızlar için ikinci okul açılır. Halka daha fazla nüfuz edebilmek için İngilizceyi ve yerel dili öğrenmeyi de ihmal etmez. ‘Osmanlı Temsilcisi’ sıfatıyla komşu Mozambik ve Moritus’u ziyaret eder. Seyahatlerden edindiği bilgileri, bölgede yaşanan gelişmeleri mutat raporlarla İstanbul’a geçer. Güney Afrika-Osmanlı ilişkileri ile bölgedeki Hilafet bağlarının kuvvetlenmesine vesile olur. Bölge halkı 1863’te Halife Sultan Abdülaziz’e gönderdikleri mektupla Ebubekir Efendi’yi kendilerine bahşettiği için minnetlerini iletir. Sultan mektuptan memnun olur. Karşılığında Port Elizabeth’e cami yapılması için 400 Osmanlı lirası gönderir.
Dr. Selim Argun’a Osmanlı’nın neden Ebubekir Efendi’yi tercih ettiğini soruyoruz. İslam hukukuna hâkimiyetinin yanında dil öğrenme becerisinin göreve seçilmesinde etkili olduğunu anlatıyor: “7 ay içerisinde hem İngilizceyi hem de yerel dili eser telif edecek derecede öğrenmişti. Osmanlıca harflerle yerel dilde yazdığı ilk Fıkıh kitabı onun dehasını yansıtıyordu. 1880’de (45 yaşında) Ümit Burnu’nda vefat ettiğinde geride yerel dilde yazılmış onlarca dinî eser bırakmıştı.”
Ebubekir Efendi cami, okul açıp, halka din öğretmekle yetinmez. Küçük ama hesaplı adımlarla bölgedeki emperyalizm etkisini kırmaya çalışır. İstanbul’dan getirttiği özel makinelerle ‘fes’ imal ettirip halka kabul ettirir. Böylece köleliği simgeleyen hasır şapkaların yerine kırmızı Osmanlı fesini koyar. Çok geçmeden kadın ve erkekler İstanbullular gibi giyinir. Kaybolan özgüvenlerini kazanmaya başlarlar. Hatta Anzak askerleri Avustralya’dan Çanakkale’ye savaşmaya giderken ikmal için durdukları Cape Limanı’nda fesli insanları görünce şehrin Osmanlılara geçtiğini düşünüp silaha sarılır!
Ebubekir Efendi geri dönmeyi düşünmediği için orada evlenir. Malay bir hanımla yaptığı ilk evliliği kısa sürer. İkinci evliliğini İngiliz Kaptan James Cook’un yeğeni ile yapar. Sonradan Müslüman olup Tahire adını alan eşinden 5 erkek çocuğu olur. Tahire Hanım yıllarca kızlar için açılan Türk okulunun müdireliğini üstlenir.
Oğlu II. Abdülhamid’in elçisi oldu
Ebubekir Efendi’nin büyük oğlu Ahmet Atâullah Efendi El Ezher’de tamamladığı eğitiminin ardından Sultan II. Abdulhamid’in emriyle  Güney Afrika’daki parlamento seçiminde aday oldu. İngilizler, seçim kanununu değiştirerek kazanmasına kesin gözüyle bakılan Ahmet Atâullah Efendi’nin adaylığını geçersiz kıldı. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamid, İngilizce, Afrikanca, Arapça, Farsça ve Türkçe hitabeti dillere destan Atâullah Efendi’yi Osmanlı Elçisi olarak Singapur’a tayin etti. Orada da Panislamizmin güçlenmesinden korkan İngilizlerin düzenlediği bir suikastta şehit düştü. Kabri bugün Singapur devlet büyüklerinin defnedildiği mezarlıkta. Ebubekir Efendi’nin diğer 4 evladı Güney Afrika’da kaldı. Torunlarının bir kısmı Türkiye’ye dönse de ‘Efendi’ soy ismi hâlâ yaygın Cape Town civarında.
Ebubekir Efendi’nin öncülüğünde başlayan Osmanlı-Güney Afrika Müslümanları münasebetleri Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar devam etti. İstanbul hükümeti 1875’te iflasını ilan etse de bir yıl sonra Güney Afrikalı Müslümanlara yüklü miktarda kitap bastırıp göndermeyi ihmal etmedi. Bölgedeki birçok caminin yapımı için maddi destekte bulundu. Mesela Johannesburg’daki ilk camiyi (Hamidiye Camii) Sultan II. Abdulhamid kendi parasıyla inşa ettirmişti. Osmanlı oradaki Müslümanlara pasaport vererek sınır ötesinde rahat seyahat etmelerini sağladı.
Buna karşılık, Güney Afrika Müslümanları bir aidiyet duygusu içinde kendilerini Osmanlı olarak tanımladı. Bu kimliği sadece duygusal olarak sahiplenmekle kalmayıp Osmanlı safında Trablusgarp Savaşı’na katıldılar. Hicaz Demiryolu inşası için ciddi miktarlarda para toplayıp İstanbul’a gönderdiler. Buna mukabil Osmanlı da onları takdir etmek için özel madalya basıp gönderdi.
Dr. Argun da bugün Afrikalıların Türkleri çabucak sahiplenmelerinin ardında Ebubekir Efendi gibi bir asır önce oralara gidip kalıcı izler bırakan Osmanlı münevverlerinin yattığını doğruluyor: “Ebubekir Efendi özel misyonla (eğitim ve dine davet) Güney Afrika’ya gönderilen ilk isimdi. Açtığı okullar kaliteleriyle model oldu. Bugün Güney Afrika’daki Türk Okulları’nın bereketinde Efendi’nin saçtığı tohumların etkisi vardır. Osmanlı’nın Afrika’da Avrupalılar gibi emperyalist bir geçmişinin olmaması, Kara Kıta’nın mazlum milletlerince kolayca benimsenmesine yol açtı. Türk STK’larının son dönemde artan faaliyetleri ilişkileri daha da pekiştirdi...”
Doç. Dr. Şakir Batmaz, Osmanlı Devleti’nin Afrika’nın neredeyse tamamına elçi, tüccar, âlim ve münevver aileler gönderip, her türlü ihtiyaçlarını karşılayarak bölge Müslümanlarını Hilafet Sancağı altında toplayabildiğini anlatıyor: “Osmanlı’nın bugünkü Mali toprakları üzerinde oturan Songay Sultanlığı ile ilişkileri 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanıyordu. Keza Darfur Sultanlığı gibi çoğu mahalli sultanlıklar da Osmanlı’ya bağlıydı. İstanbul’a gönderdiği elçileri bizzat Osmanlı padişahı tarafından kabul edilirdi. İstanbul’da bu samimi insanlara yakın durur, elinden gelen yardımı esirgemezdi. Afrikalı Müslümanlar 1914’te Sultan Reşat’ın ilan ettiği Cihad-ı Ekber’e samimiyetle sahip çıkmıştı. Osmanlı safında bölgedeki İngilizlerle savaşanlar olmuştu.”
Osmanlı o günün zor şartlarına bakmaksızın bugün adı dahi bilinmeyen Güney Afrika çevresindeki ada devletlerine de temsilciler gönderip ilişki kurmuştu. İngilizlerin 1810’da Fransızlardan alarak sömürgeleştirdiği Moritus Adası’nın Müslüman halkı kendilerini Osmanlı Devleti’nin tebaası olarak görüyordu. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda aralarında topladıkları yardımları İstanbul’a gönderecek kadar İstanbul’daki gelişmeleri yakından takip ediyorlardı. Hatta adanın başşehri Port Louis’teki resmî günlerde Osmanlı kıyafetleri giyerek törenlere katılmak için Osmanlı’dan gerekli miktar kıyafet göndermesini istemişlerdi. Osmanlı hilafetini kabul eden Mozambikli Müslümanlar Sultan II. Abdülhamid’in bizzat şekillendirdiği Hicaz Demiryolu Projesi’ne (1900-1908) destek için Sömürgeci Portekizlerin tehditlerine aldırış etmeyip İstanbul’a para göndermişlerdi. II. Abdülhamid yardımı madalya ile taltif etmişti.
Asırlar evvel Osmanlı’nın o günün zor şartlarına takılmadan Afrika insanı için sergilediği fedakârlıklar göz önüne getirildiğinde Türklerin sahada daha fazla koşturması gerektiği hissediliyor.