Mart 2015
blogger-facebook-page-pluginMerhaba arkadaşlar konu dışı bir paylaşım olacak ama merak eden blogger arkadaşlarımız var bunun için paylaşım yapma gereği duydum.
Bildiğiniz üzere facebook artık like box uygulamasına son verdi ve onun yerine Facebook Page Plugin  uygulamasına geçti. Bu uygulama diğerine göre görsel olarak daha güzel.
Bu yazımda size Facebook Page Plugin'i Blogger blogunuza nasıl ekleyeceğinizi anlatacağım.


Adımları takip edin.
1. İlk olarak buraya tıklayarak facebook uygulamalar sayfasına gidiyoruz.

2. Açılan sayfada aşağıdaki görselde olduğu gibi 1 yazan bölgeye kendi facebook sayfamızın adını yazıyoruz ve 2 numaralı çemberdeki Get Code yazılı butona tıklıyoruz.
blogger-facebook-page-plugin
3. Karşımıza çıkan pencereki 1. kutu ve 2.kutudaki kodları metin belgesine alt alta kopyalıyoruz.

4. Kopyaladığımız bu kodların tümünü seçip kopyalıyor ve Blogger panelimizden Yerleşim>Gadget Ekle>HTML/JavaScript yolunu takip ederek açılan pencereye yapıştırıp kaydediyoruz.

5. Facebook Page Plugin artık blogger blogumuzda. Hayırlı olsun :)

Arama: Blogger Bloguma Facebook Page Plugin'i Nasıl Ekledim?, facebook like box yerine gelen uygulama ekle, nasıl yapılır, blogger facebook sayfamı nasıl eklerim, yeni facebook like box eklentisini blogger kurma.
kabagin-sahibi
Vaktiyle bir derviş berbere gider. Berberden saçını dibinden kazımasını, sakal ve bıyığını kısaltmasını ister. Tereddütsüz bir şekilde berber koltuğuna oturan derviş:
- “Vur usturayı berber efendi!” der.
Berber, dervişin saçlarını kazı
maya başlar. Derviş de aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın …mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- “Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!” diye kükrer.
Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz olmak gerek. Ses çıkarmaz, biraz çaresiz, biraz mütevekkil usulca kalkar yerinden.
Berber, bu gariban müşterisine karşı mahcup olmakla beraber kabadayının pervâsızlığından da korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar. Fakat küstah kabadayı, tıraş esnasında da boş durmaz; sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
- “Kabak aşağı, kabak yukarı!..”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası, yokuştan aşağı hızla kabadayının üzerine doğru gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir, kabadayının karnına batıverir. Kaşla göz arasında babayiğit kabadayı oracığa yığılır kalır, ölmüştür. Herkes bir anda olup biten bu olayın hayret ve şaşkınlığı içindedir. Berber de şok olmuştur; bir manzaraya, bir dervişe bakar ve dervişin beddua ettiğini düşünerek gayr-i ihtiyarî sorar:
- “Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?”
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- “Vallâhi gücenmedim ona. Hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir de sâhibi var. O gücenmiş olmalı!
Ne güzel Söylemiş Yunus Emre
‘’Olsun be aldırma yaradan yardır. Sanma ki zalimin ettiği kârdır.
Mazlumun ahı indirir şâhı, Her şeyin bir vakti vardır.’’
               
1. Osmanlı topraklarının I. Dünya Savaşında paylaşıldığı ilk gizli antlaşma Sykes Picot Antlaşması’dır
2. Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsızlığını kazanan son Balkan devleti Arnavutluk’tur (1913)
3. Osmanlı Devleti’nde meşrutiyet için yapılan ilk girişim Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesidir
4. Bulgaristan’ın sınırlarının ilk defa Ege denizine çıkması I. Balkan Savaşının  sonunda gerçekleşmiştir
5. Türkçülük akımı ilk defa II. Balkan Savaşının sonunda devlet politikası haline gelmiştir
6. Manda ve himayecilik fikri ilk defa I.Dünya Savaşının sonunda ortaya çıkmaya başlamıştır
7. Tank, denizaltı, nükleer silahlar ilk defa I.Dünya Savaşında kullanılmıştır
8. Türk milletinin bütününe yönelik yapılabilecek bir işgalin belirtisi ilk kez Mondros Ateşkes Antlaşması’nda ortaya çıkmıştır (30 Ekim 1918)
9. Mondros Ateşkes Antlaşması ile ilk defa  Osmanlı Devleti fiilen ortadan kalkmıştır
10. Kuvay-ı Milliye deyimini ilk defa İstanbul Milli Kongre Cemiyeti kullanmıştır
11. Mondros Ateşkes Antlaşması ile başlayan işgallere Türk milletinin ilk tepkisi direniş cemiyetleri kurmak olmuştur
12. Mondros Ateşkesinden sonra ilk işgal edilen yer Musul olmuştur ( İngiltere-3 Kasım 1918)
13. İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesi ilk defa Paris Konferansı’nda kararlaştırılmıştır
14. Kuvay-ı Milliye hareketi ilk defa Yunan işgaline karşı kurulmuştur  
15. Manda ve himaye fikri İtilaf Devletleri tarafından ilk defa Paris Konferansında atılmıştır
16. İşgallere karşı kurulan ilk direniş cemiyeti Trakya Paşaeli Cemiyeti’dir
17. İşgallere karşı ilk tepki Aralık 1918’de Hatay Dörtyol’da başlamıştır
18. Batıda Yunan işgaline karşı ilk cephe Ayvalık’ta açılmıştır
19. Batıdaki tüm direniş cemiyetleri Balıkesir Kongresinde bir çatı altında toplanmıştır
20. Milli mücadelenin haklılığı dünyaya duyuran ilk belge Amiral Bristol raporudur
21. İşgallere karşı ilk tepki güneyde Fransızlara karşı gerçekleşmiştir
22. I. Dünya Savaşını bitiren en önemli gelişme ABD’nin savaşa girmesidir
23. I. Dünya barışı bitiminden sonra galip devletlerin dünya politikalarını belirlemek için yaptığı ilk toplantı Paris Barış Konferansıdır (1919)
24. Amiral Bristol Raporu İzmir’in işgaline karşı ilk dış tepkidir
25. Ulusal bilincin yurt sathına yayılması ilk defa İzmir’in işgaliyle birlikte başlamıştır
26. İtilaf Devletleri arasında Anadolu’nun paylaşımı konusunda ilk görüş ayrılıkları Paris Barış Konferans’ında ortaya çıkmıştır
27. Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşında galip geldiği tek cephe Çanakkale cephesidir
28. İngiliz donanması I. Dünya Savaşı’nda ilk yenilgisini Çanakkale Savaşlarında almıştır (1915)
29. Osmanlıcılık düşüncesi Balkan Savaşlarından sonra ilk defa terk edilmeye başlamıştır
30. Osmanlı ordusunda particilik tartışmaları ilk defa Balkan Savaşları sırasında ortaya çıkmıştır
31. Osmanlı Devleti’nde Türkçülük akımı ilk defa Balkan Savaşlarından sonra devlet politikası haline gelmeye başlamıştır
32. Ümmetçilik politikasının başarısız olduğu ilk defa Hicaz – Yemen cephesinde alına yenilgilerden sonra anlaşılmıştır
33. Mustafa Kemal Paşa’nın emperyalistlere karşı ilk silahlı mücadelesi Trablusgarb savaşıdır (1911)
34. Osmanlı Devleti ile İtalya arasında imzalanan ilk antlaşma Uşi Antlaşmasıdır (1911)
35. Manda ve himayecilik fikri ilk defa I. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkmaya başlamıştır
36. Trablusgarp Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’da kaybettiği son toprak parçasıdır
37. Mondros Ateşkes Antlaşması maddelerine uymayarak ordusunu terhis etmeyen  tek Osmanlı komutanı Kazım Karabekir Paşa’dır
38. Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşında savaştığı ilk taarruz cephesi Kafkas Cephesidir
39.  Osmanlı Devleti’nin kaybettiği halde toprak kazandığı tek cephe Kafkas Cephesidir
40. İzmir’de yunan askerlerine kurşun sıkarak Kuvayı Milliye hareketini başlatan gazeteci Hasan Tahsin’dir
41. I. Dünya Savaşı sonunda imzalanan ilk barış antlaşması İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan Versailles’dir
42. I. Dünya Savaşı sonunda en kazançlı çıkan devlet ABD’dir
43. I. Dünya Savaşından çekilen ilk devlet Japonya’dır
44. İtilaf Devletlerinin birlikte işgal ettikleri ilk Osmanlı toprağı Boğazlardır
45. İngilizlerin yalnız olarak işgal ettiği ilk Osmanlı Vilayeti Musul’dur
46. Arapların Hıristiyan azınlıktan sonra Osmanlı yönetiminden ayrılması ilk defa I. Dünya savaşından sonra gerçekleşmiştir
47. Sivil savunma teşkilatının kurulması gerekliliği ilk defa I. Dünya Savaşından sonra ortay çıkmıştır
48. Milli mücadele döneminde en uzun süre işgal altında kalan şehir İstanbul’dur
49. Tank, denizaltı ve kimyasal silahlar ilk defa I. Dünya savaşında kullanılmıştır
50. I. Dünya Savaşından çekilen ilk ittifak devleti Bulgaristan’dır.
Kaynak: http://www.tarihogretmeni.com/
Türkiye'de hangi şehirde hangi doğal güzellikler var? Hangi şehirlerimizde milli parklar var bilmek isterseniz bu haritayı incelemelisiniz. Türkiye Doğal Güzellikler ve Milli Parklar Haritası

Haritayı indirmek için üzerine tıklayıp tam boyutunu gördükten sonra farenizden sağ tık yapın ve resmi 'farklı kaydet'e basın. 

Türkiye Doğal Güzellikler ve Milli Parklar Haritası

Arama: Türkiye Doğal Güzellikler ve Milli Parklar Haritası indir, haritalar, milli parklar haritası indir, büyük boy harita indir, çok büyük boy türkiye haritası.
Türkiye'de hangi şehir nesiyle meşhur merak edenler için hazırlanmış olan bu harita işinize çok yarayacaktır. Türkiye Turizm Haritasını renkli şekilde yazdırıp duvarınıza asabilir isterseniz masa üstü fotoğrafınız yapabilirsiniz. Haritanın orijinal boyutu 3407x1557'dir.

Haritayı indirmek için üzerine tıklayıp tam boyutunu gördükten sonra farenizden sağ tık yapın ve resmi 'farklı kaydet'e basın.

buyuk-boy-turkiye-turizm-haritasi

Arama: Türkiye turizm haritası indir, neyiyle meşhur, şehirlerin ünlüleri nelerdir, konya antep maraş kars istanbul manisa nesiyle meşhur?, harita indir, turizm.
koca-yusuf

Koca Yusuf, duruşu, mertliği, güreşteki  acı kuvveti ve ustalığı ve tabii ki, genç denecek yaşta Okyanus'ta boğulması ile her zaman ilgi odağı olmuştur. Kırkpınar haftasındayız… Bilindiği gibi Edirne'de, yurt içi ve yurt dışında birçok efsane pehlivanın mezarı başında dualar edilir. Ancak Koca Yusuf'un yeryüzünde bir mezarı yok. Varsa da bilinmiyor… Efsane pehlivanı çok kişi kaleme aldı. Herkes farklı yönlerden baktı. Eldeki belgeler ışığında ve yazılıp çizilenlerle bir de biz anlatalım dedik: Koca Yusuf henüz 16 yaşında genç bir pehlivan iken ortalıkta tam bir Kel Aliço fırtınası vardı. 56 yaşına kadar saray başpehlivanı olan Aliço 26 yıl Kırkpınar Başpehlivanı olarak kırılması güç bir rekora imza attı. Çırağı ise Adalı Halil'di... Devrin birçok ünlü pehlivanı vardı:  Hergeleci İbrahim, Çolak Mümin, Filipeli Kara Ahmet, Kurtdereli Mehmet Pehlivan,  Filiz Nurullah, Kara Ahmet, Katrancı Mehmet, Makarnacı gibi… Bunlara bir de Koca Yusuf eklendi. Ancak Yusuf, acı kuvveti ve güreş zekâsı ile yaşıtlarını bir bir aradan çıkarıp genç yaşında Kel Aliço'nun karşısına dikilmişti. Uzun süren bir güreş sonrası açık düşürdü Kel Aliço'yu. Yılların Aliço'su, Yusuf'un kispetine vurarak yenildiğini kabul etmişti. Koca Yusuf, “Usta henüz yeterince açık düşmedin” tarzında itiraz edince de, “Aliço da ancak bu kadar açık düşer” cevabını vermişti.
Koca Yusuf o zamanki Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında yalnızca Çolak Mümin'e yenik sayıldı. Yusuf, Çolak Mümin'i fazla ciddiye almamış, gafil avlanmıştı. Ancak göbeği gökyüzünü görmemiş, hafif yan düşmüştü. Hakem Kel Aliço idi ve 'Yusuf'u da yenen bulunur' hesabı, hemen Çolak Mümin'in elini havaya kaldırdı. Yusuf da buna itiraz etmedi.

İşte 450 KG'lık idman  taşı

Koca Yusuf'u unutmayan köylüleri, Bulgarların işine gelmese de efsane pehlivana bir anıt mezar yaptırdı. Köylüler, bu anıtı çevreleyen demirlerin içine de Koca Yusuf'un idman yaptığı 450 kiloluk taşı yerleştirdiler.


AVRUPA YOLCULUĞU BAŞLIYOR

Koca Yusuf'un 1894-97'li yılların ortalarında Avrupa seyahati vardır. Paris sosyetesi güreşe büyük önem vermektedir.  Yusuf, Avrupa'da 3 yıl güreşti ve bu güreşlerde devrin en güçlü pehlivanları Olsen, Panns, Fournier, Raul, Gambier, Antonio Pierri ve Tom Cannon'u yenerek ününe ün kattı. Paris'te yaptığı tüm güreşleri kazanınca, organizatörler, “Bir Türk'ü ancak başka bir Türk yenebilir” düşüncesiyle Hergeleci İbrahim'i çıkardı Yusuf'un karşısına. Bu güreş, Hergeleci'nin ağzından ve burnundan kan gelmesiyle son buldu.  Zira, Hergeleci, Yusuf'un paçasını kapınca, Yusuf da kendisine boyunduruğu vurmuştu.  
İzleyiciler, “Pehlivanı boğuyor” diye mindere fırladı ve güreş yarıda kalmıştı. 

SON GÜREŞİ OKYANUSLARLA

 Koca Yusuf,  Fransız bandıralı La Bourgogne isimli transatlantikle Amerika'dan ayrıldığında tarihler 21 Mayıs 1898'i gösteriyordu. Yoğun bir sis vardı ve gemi kaptanı ezbere bir güzergâh takip ediyordu. Azor Adaları yakınlarında Koca Yusuf'un içinde bulunduğu gemi büyük bir hız ve gürültü ile Fransız bandıralı Cromartyshire adlı şileple çarpıştı. Atlas Okyanusu'nun üzerinde korkunç bir can pazarı yaşanmaya başladı.
Gemi batmadan filikalar indirildi suya… Koca Yusuf güçlüydü, yüzmeyi de iyi biliyordu. Bunun için birçok kişiyi taşıdı filikalara…Kendisi yorgun düştü fakat bir başka kadtını kurtarmak için filikadan ayrıldığında bir baktı ki, okyanusta yalnız. Çok uğraştı, yetişemedi filikaya.  Bu kazada tam 670 yolcu boğuldu, 41 yolcu kurtuldu. Boğulanlardan biri de Koca Yusuf'tu…
Ancak, gemi personelinden ölen hiç kimse olmadı.  Kaza sonrası Amerikan basınında yazılanlar bizim açımızdan tabii ki, çok önemliydi. Çünkü Koca Yusuf'un güreşlerine büyük yer veren Amerikan basını, gemi kazasında yine ona özel bir yer ayırmıştı. Bir Amerikalı güreş yorumcusu şöyle tamamlıyordu makalesini:
“Eğer Koca Yusuf, Okyanus'un derinliklerinde yatıyorsa, kesinlikle yüzükoyun yatıyordur. Çünkü sağlığında onun sırtını kimse yere getirememişti. Okyanuslar da getirememiştir...” 
Evet… İşte, “Türk gibi kuvvetli” sözünün Avrupalıların beynine adeta kazınmasında başrol oynayan Koca Yusuf'un hikâyesi böyle.
Gemiden kurtulan 41 kişinin içinde bulunan bir Fransız yaşlı kadın, “Beni ve birçok kişiyi güçlü, kuvvetli ve bıyıklı bir adam filikaya taşıdı. Ancak kendisini filika batacak diye almadılar ve orada bıraktılar” diye demeç verdi. Olaydan birkaç gün sonra Azor Adaları kıyısına birçok insan cesedi vurdu. Ada Papazının anlatımına göre, içlerinde oldukça yapılı ve bıyıklı bir cesedin bulunduğu ve kimsesizler mezarlığına gömüldüğü yazıldı.

Kaynak:http://www.turkiyegazetesi.com.tr/spor/50929.aspx
Arama: Koca Yusuf, yaşanmış olaylar, koca yusuf hayatı başarıları, koca yusuf kimdir, amerika, kırkpınar güreşleri,efsane güreşçi
Arıburnu´nda 19 ncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Esat Paşa ve diğer komutanlar
'O kahramanlar, başlarında fedakâr subayları olduğu halde, durdurulamayan saldırılarıyla ilk düşman hattını bire kadar boğdular. Bundan başka önlerine rastlayan, yardıma gelen bütün düşman birliklerini perişan ettiler.
276 kilogramlık top mermisini "Ya Allah" diyerek sırtlayıp  dört basamak çıkarak namluya yerleştiren ve düşman gemisi batıran koca yürekli insan Seyit Onbaşı
Kahraman Mehmet Çavuş
'Sağ kolumu kaybettim. Zararı yok. Sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni üzen ve yeniden birliğime katılarak, düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastahaneden çıkıp, harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz. Affediniz komutanım.'
Mehmet Çavuş´un hastaneden yazdığı mektuptan.
Henüz 13 yaşında bir küçük delikanlı... Fotoğrafın üzerinde bir not... 'Gönüllü Bombacı' Başka bir bilgi düşülmemiş... Duruşuyla, kararlığıyla, gözlerinden okunan özgüveniyle 'Gönüllü Bombacı'... Ne yapmıştı da ona bu sıfatı layık görmüşlerdi?
Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal
Bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin başarılı olmak veya ölmek azmiyle harekete hazır olduğu taarruzdur. Hatta ben komutanlara şifahen verdiğim emirlerde şunu ilave etmişimdir:
- 'Size ben taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!


KAYGIMIZ TARİHİN DOĞRU ÖĞRENİLMESİ

Genel inanış 57. Alay'ın tüm personelinin şehid düştüğü ve alay sancağının Anzakların eline geçerek bugün Avustralya'daki Canberra askeri müzesinde olduğudur.
ZAFER KAZANAN bir alayın yok olmasıyla ilgili efsane DESTAN yazan alaya HAKARETTİR.
Genel Kurmay kayıtlarında 57. Alay'ın 49 subay, 3638 er toplan 3687
personeli bulunmaktadır.

57. Alay Çanakkale Savaşı'da kara harekatını ilk günü düşmanı Conkbayırı'nda durdurmuş, yenmiş ve tepenin hakim noktasını düşmanın elinden almıştır. Bu çarpışmada alay 1731 şehit, 543 kayıp vermiştir. YANİ ALAYIN TAMAMI YOK OLMAMIŞ. Yok olmayan bir alayın sancağını düşman nasıl ele geçirir. Sancak namustur. Son asker kalana kadar korunur. ele geçeceği düşünüldüğünde İMHA edilir.

57. Alay daha sonra Sina-Filistin cephesine nakledilmiş, Nablus Meydan Muharebesi’nde mevcudunun dörtte üçünü kaybettikten sonra İngilizler'e esir düşmüştür.

Dr. Zekeriya TÜRKMEN yaptığı araştırma sonucu 57. Alay'ın sancağının Nablus'ta İngilizler'in eline geçtiğine dair herhangi bir veri bulamamıştır. Türkmen Avustralya makamlarıyla da görüşmüş, Canberra müzesinde bulunan 3 sancaktan birinin üzerinde alay numarasının yazmadığını diğer ikisinin ise, 80 ve 48 nci Alay sancakları olduğu sanılmaktadır.

Türkmen'in araştırma sonucu vardığı kanı şudur: Nablus Savaşı'nda hayatta kalan 57. Alay askerleri esir düşeceklerini anladıkları zaman SANCAĞI İMHA ETMİŞLERDİR.
TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR ÖNEMLİDİR.
canakkale-zaferi

4 adet "18 Mart Çanakkale Zaferi Şehitleri Anma Etkinliği Sunusu"nun bulunduğu bu dosyayı aşağıdaki bağlantıdan indirebilirsiniz.


eski-mehter-takimi

Osmanlı aşığına dokunur bu türküler. 

Ey gaziler yol göründü
Yine garip serime
Dağlar taşlar dayanamaz
Benim ah u zarıma.

Dün gece yar hanesinde
Yastıcağım taş idi
Altım toprak; üstüm yaprak
Yine gönlüm hoş idi.



arama: mehter marşı, ey gaziler türküsü mehterden dinle, osmanlı müzikleri
Muhteşem güzellikteki at fotoğraflarını paylaşmadan duramadım. Konu dışı bir paylaşım ama bu atları görün istedim.
at

at

at

at

arama: yüksek kalite at resimleri fotoğrafları , padişahlara yakışır atlar, büyük atlar, siyah en iyi at resimleri
no image
PAN İSLAMİZM
OSMANLI DEVLETİ, HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI VE İNGİLTERE (1877-1914)-1


A-İlişkilerin Başlangıcı:
1453 yılında İstanbul’un fethiyle dünyada Osmanlı büyük ün kazandı ve böylece Güney Hindistan’da bazı Müslüman sultanlar Osmanlı ile diplomatik ilişkiler kurmak istediler.
1517 yılında Mısır ve Hicaz’ın alınıp Hilafetin Osmanlı Padişahlarına geçmesiyle Osmanlı-Hindistan ilişkileri hız kazanmıştır. Ayrıca Hindistan’a yerleşen Portekizlileri atmak için Osmanlı birkaç kez Piri Reis ve Seydi Ali Reis gibi kaptanların kontrolünde Hindistan’daki Portekizlilere sefer düzenleniştir.

B-Osmanlı ve Babürlülerin:
Osmanlılar ve Babürlülerin ilk düzenli diplomatik münasebeti Şah Cihan (1627-58) tarafından başlatılmıştır. İlişkiler Evrengzip Şah ( 1658-1707) zamanında biraz zayıfladıysa da Osmanlı ve Babürlü alim ve şairlerin ilmi ve edebi eserleri karşılıklı okunarak devam etti. Ayrıca Osmanlının başarılarından Hindistan Müslümanları çok memnun oluyorlardı.
Evrengzip Şahın vefatından sonra Hindistan karışmış ve bu karışıklıktan faydalanan İngilizlerin hakimiyeti başlamıştı. İngilizlere karşı halk, hala güçlü ve ayakta olan Osmanlıya büyük yakınlık duyuyordu.

C - Malabar ve Meysor Sultanlıkları Ve Osmanlı Devleti:
Hindistan’a yerleşen İngilizlere karşı Malabar sultanlarının 1772,1780 ve 1784 yıllarındaki yardım talepleri Osmanlı tarafından karşılıksız bırakılmak zorunda kalmıştır. (1774 Osmanlı - Rus savaşının etkisiyle.)
Meysor sultanı Tipu zeki ve siyasi kabiliyeti olan birisiydi. İngilizlerle cihadında değişik yollar denedi. ( İngilizlere karşı Fransızlarla anlaşmak gibi. ) Ayrıca Osmanlı devletinden de yardım ve anlaşma talepleri oldu, fakat bunlar değişik nedenler yüzünden Osmanlı tarafından yerine getirilmedi.
Bu devletler üzerine Osmanlının nüfuzu oldukça iyi idi. İngiliz hakimiyetine karşı hep Osmanlıdan yardım beklediler. Bunu iyi bilen İngilizler gerektiğinde kendilerini Osmanlıya yardım ediyor gibi göstererek Hintli Müslümanların sempatisini kazanmaya çalıştılar.

D-Büyük Hint Ayaklanması Ve Sonrası:
1857 ‘de bir grup askerin başkaldırmasıyla başlayan hareket bir bağımsızlık mücadelesine dönüştü. İngilizlerin Sultan Abdülmecid’ten (1839-61) yardım istemeleri üzerine Sultan onlara yardım etti ve Hintlilere, İngilizlerle savaşmanın caiz olmadığını söyledi. Çünkü, Kırım savaşındaki yardımlarıyla İngilizler, Osmanlılarla dostluğu pekiştirmişlerdi.
Ayrıca Hindistan’da Müslüman bir sultan olmadığından hutbeler Osmanlı Sultanı adına okunuyordu.

BİRİNCİ BÖLÜM
PAN-İSLAMİZM VE OSMANLI DEVLETİ
A-Tarihi Geçmiş:
Alemşumül bir din olarak İslam mensupları arasında coğrafya veya ırk ayrılıklarına dayalı kesin ayrılıklar tanımaz. Bu açıdan bütün insanların birliği manasında “Pan-İslamizm” islamın ilk anlardan itibaren verdiği bir mesaj olup, bu hususa bir çok ayet ve hadislerle işaret edilmiştir. Batılılar Pan-İslamizm’i 1870’li yılların sonunda ikinci Abdülhamit’le başlatsada bu tabir daha evvel Osmanlıda “İttihad-ı İslam” olarak kullanılmaktaydı.
Ayrıca Osmanlı Halifelerinden- Müslümanların lideri olmaları sebebi ile-Hindistan dahil Asya’daki Müslümanlar başları sıkıştıkça yardım istiyor, biatlarını bildiriyor ve eğer gerekirse ellerinden geldiğince Osmanlı Devletine yardımda bulunacaklarını ( savaş zamanlarında ) bildiriyorlardı.
En önemli temsilcileri Namık Kemal olan “Yeni Osmanlılar” da İslam Birliğinden yanaydı. Bunun için çıkardıkları “İbret” ve”Basiret”adlı gazetelerinde bu fikri anlatmaya çalıştılar. Cemiyet-i İhya-ı İslam gibi cemiyetlerde kurdular. Sultan Abdülaziz’in Sultanlığının sonuna doğru Pan-İslamik düşünce daha etkili olmaya başladı.

B- Sultan İkinci Abdülhamit Dönemi (1876 -1909)
İkinci Abdülhamit döneminde Pan-İslamizm iç ve dış siyasette önemli bir role sahipti. İkinci Abdülhamit, dünya milletlerine karşı koyabilmenin tek yolunun İslam Birliği olduğunu düşünüyor ve bu meyanda bütün Müslümanların halifesi olduğu düşüncesini yaymaya çalışıyordu.
İkinci Abdülhamit daha çok sömürü durumunda olan Müslüman devletlere maddi ve politik destekte bulunmaya çalışmış, din adamları ve devlet elçileri vasıtasıyla İslam Birliği ve Osmanlı etrafında birleşmeyi temin etmek için uğraşmıştır. Ayrıca Şiilerin Sünnilerle birleşmesini temin etmeye çalışmış bu iş için Cemalettin Afgani’den faydalanmıştır.
Pan-İslamizm özellikle sömürge altındaki İslam ülkelerinde olağanüstü popüler olmuş ve oralardaki milli kimliklerin gelişmesinde son derece önemli rol oynamıştır.

İKİNCİ BÖLÜM
1877-78 OSMANLI -RUS SAVAŞI VE HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI:
A. Hindistan da Durum
1870’den sonra balkan krizi Hindistan Müslümanlarına Osmanlının gerçek yüzünü göstermişti. Hindistanlı Müslümanları bunu kabullenmek istemiyor. Güçlü bir Osmanlı Devleti görmek istiyorlardı. Bunun için yardımlar topladılar, mitingler düzenlediler, İngiliz hükümetine Osmanlı-Rus savaşında(93 harbi) yardımda bulunması için baskı yaptılar.
Hindistan da açlıktan binlerce insan ölmesine rağmen Osmanlıya ciddi yardım topladılar. Kadınlar bile kampanyaya katılıp ziynet eşyalarını veriyordu. Ayrıca Hindistan basını da ciddi destek verip yardımların toplanmasına öncülük etti. Hatta savaş için asker bile gönderdiler.
Savaş sona erdiğinde Hindistan da Sultan İkinci Abdülhamit’in ünü ve nüfuzu en uzak köylere kadar ulaşmış ve adı anılan her yerde insanların içi saygıyla ürperir olmuştu.

B. Afganistan’a Gönderilen Osmanlı Heyeti Ve İngiltere:
Osmanlı-Rus savaşının başlamasıyla birlikte, Osmanlılar, Kafkasya, Orta Asya ve Afganistan’daki Müslümanları Rusya’ya karşı ayaklandırmak istemişlerdi. Bu iş için bir heyet gönderilecekti. Bu heyet, İngilizlerin İstanbul elçisi Layard ve Hindistan Genel valisi Lytton tarafından desteklenmekte fakat İngiliz Hükümeti tarafından rağbet görmemekteydi.
İngiliz Hükümetinin izin vermek zorunda kaldığı heyet Hindistan’dan geçerek Afganistan Emiri ile görüştü fakat Emir’in Rusya, İran ve İngiliz tehlikesini göstererek bu işten vazgeçmesiyle neticelendi.
Bu heyetin bir amacı da Afganistan’ın savaşa girmesiyle İngiltere’nin de Osmanlıya arka çıkıp savaşa girme durumuydu. Fakat istenilen olmadı ve Halifenin nüfuzunun yeterli olmadığı ve nüfuzun daha artırılması gereği anlaşıldı.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
HİNDİSATAN’A YÖNELİK OSMANLI FAALİYETLERİ (Yeni bir değerlendirme)
A. Olaylar, İthamlar Ve Sonuçlar:
1880’lere doğru, Osmanlı İmparatorluğunda İngilizlere karşı 93 Harbi sırasındaki tavırlarından dolayı bir kırgınlık vardı. Bu duygular kısa süre içerisinde etkisini Hindistan da hissettirdi ve Müslümanlar Osmanlıları bir başka coşkuyla desteklemeye başladılar.
İngiltere bu durumdan endişe duyuyor ve İkinci Abdülhamit’i Pan-İslamcı davranmakla suçluyordu. Buna karşı İkinci Abdülhamitd Hindistan Müslümanlarını kışkırtmadığına dair İngiliz Hükümetine teminat veriyordu.
1881’de Fransızların Tunus’u ilhakı ile 1882’de İngilizlerin Mısır’ı işgali, Ermeni meselesi dolayısıyla Batının Osmanlılara tavır takınması ve Girit meselesi yüzünden Osmanlı-Yunan savaşını Osmanlının kazanmasının sevinci, Hindistan Müslümanlarını Osmanlılara yaklaştırıp, İngilizlere karşı nefret oluşturdu ve ayaklanmalarına sebep oldu.
İkinci Abdülhamid’in, Müslümanların da desteğini alarak Hicaz demiryolunu inşa ettirmesi büyük sevinç meydana getirdi. Ama Jön Türklerin ihtilali ve bir yıl sonra İkinci Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sevincin uzun sürmesini engelledi.

B. Hindistan’da Osmanlı Şehbenderleri(konsolosları):
Osmanlı şehbenderleri özellikle bulundukları yerler hakkında birinci elden bilgiler elde etme açısından, son derece önemli fonksiyonlar ifa ediyorlardı. Ancak şehdenberler gelişmelerin sadece birer gözlemcisi olarak kalmayıp aksine, Müslüman halkın Osmanlılara ve Hilafete bağlılıklarını artırmak için faaliyetlerde de bulunuyorlardı. Ayrıca şehbenderler Müslümanları kalabalık gruplar halinde Osmanlı sultanına mektuplar yazmaya ve bağlılıklarını bildirmeye teşvik etmişlerdir.

C-Basının Rolü:
19.yy’ın ilk yarısından itibaren Hindistan’da gazete çıkmaya başlamış,1870’li yıllarda Osmanlı ve İttihad-ı İslam konularını sık sık dile getirmeye başlayan gazeteler çoğalmıştı. Gerek bu gazeteler ve gerekse Osmanlı’da yayınlanan gazeteler, İngilizleri ciddi rahatsız ediyordu. Bu yüzden sık sık Osmanlı’yı uyarıyorlardı. Ayrıca İngiliz ve Avrupa basını da Hilafet aleyhine yazılar yayınlıyordu.

D-Değerlendirme:
Sultan İkinci Abdülhamid döneminde Hindistan Müslümanları Hilafet ile Osmanlının Kutsal Yerlerin koruyucuları olmaları sebebiyle, Osmanlı’ya ilgi duyuyor ve zor durumda maddi-manevi destek veriyorlardı. Batılıların anladığı gibi Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak için oluşan bir Pan-İslamizm hareketi yoktu
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
JÖN TÜRKLER VE OSMANLI MÜSLÜMANLARI (1):
A- Jön Türk İhtilali Ve Hindistan Müslümanları(1909):
Jön Türklerin yenilikçi yönlerini beğenip destekleyen, hatta kendileri için bile çare olarak düşünen Hindistan Müslümanları, Jön Türk İhtilali ve İkinci Abdülhamid’in Tahttan indirilmesi olayına tepki gösterdiler.
Önceleri, İmparatorluktaki milletleri bir arada tutmayı düşünen Jön Türkler Balkanlarda darbe yiyince, Müslüman Birliği(Pan-İslamizm) üzerinde daha ciddi durmaya başladılar ve kendilerinin Hilafetin devamı için çalışan devrimciler olduklarını belirtip İslam Birliğini kurmaya çalıştılar. Özellikle Hindistan da halkın maddi ve manevi desteğini almak için uğraştılar.

B-Trablusgarb Savaşı Ve Hindistan Müslümanları(1911):
İtalyanların Trablusgarb saldırması şok etkisi yapmıştı. Osmanlıya yardım için genç ve yeni gruplar oluşmuştu. Hindistan Müslümanları olayları çözmesi için İngiltere ye müracaat etmiş, İngilizlerin umursamaz tavrı ve hatta İtalyanlara yardımcı olma durumları Hindistan’daki İngiliz Nüfuzunu oldukça kırmıştı.
Hindistan Müslümanları, son Müslüman devlet için elinden geldiğince çırpınıyor ve ciddi miktarda yardım topluyordu. Ayrıca İngilizlere karşı olan hareketinde Hindularla yardımlaşma durumu da oluyordu.

BEŞİNCİ BÖLÜM
JÖN TÜKLER VE HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI(2):
A- Balkan Savaşları Ve Hindistan Müslümanları:
Trablusgarb Savaşında yenilerek zayıf düşen Osmanlı, Balkan Savaşlarıyla iyice kötü duruma düştü. Bir ara Edirne yi bile kaybeden Devlet, Balkan Devletlerinin aralarında dalaşmalarını fırsat bilerek Edirne ve civarını geri aldı.
Savaş, Hindistan da çok yakından takip edildi. İlk defa, farklı düşüncedeki Ulema aynı çizgide birleşti ve Osmanlı için yardım toplamaya başladı. Öyle ki, bütün dünyadan toplanan yardımların yarısı Hindistan dan gelmişti.

B-Türkiye’ye Gönderilen Kızılay Heyeti:
Balkan Savaşları sırasında yaralıları tedavi için gelen Hindistan Kızılay’ına ait 24 kişilik ekibin tedavi ile birlikte elde ettiği en önemli sonuç; Osmanlı Devlet Ricaliyle daha yakından tanışıp, Osmanlı-Hindistan münasebetlerini kuvvetlendirmeleridir.

C-Encümen-i Huddam-ı Kabe:
Hindistan’daki en önemli ve etkili faaliyetlerden birisi de Mukaddes Toprakları gayri müslimlerin saldırılarından korumak için çalışmalar yapmak için kurulan “Encümen-i Huddam-ı Kabe” cemiyetidir. Bir süre sonra cemiyetin üye sayısı yirmibine kadar çıkmış ve farklı görüşteki insanları çatısı altında toplamıştır. Bu sadece dini cemiyet değildi, Osmanlıya yardım etmeyi de amaçlamıştı.

D-İngiltere’nin Tavrı ve Hindistan Müslümanları:
İngiltere Hindistan’daki tepkilerden sakındığından Osmanlı aleyhine karar alıp hareket edemiyordu. Osmanlı aleyhine olan küçük tavırlarında bile Hintli Müslümanlardan ciddi tepki alıyordu.

E-Savaşa Yaklaşırken:
Savaşta, İngiltere’nin Rusya ile ittifak kurmasına karşılık, Osmanlı Almanya ile yakınlaştı ama savaşa katılmak gibi bir niyeti yoktu. Osmanlının savaşa girmesini ne İngiltere ve ne de Hindistan Müslümanları istemiyordu. Osmanlı savaşa girerse, savaştaki Osmanlı faktörü ve Hindistan Müslümanlarının isyan ihtimali İngiltere’yi endişelendiriyordu. Ayrıca Osmanlının savaşa girmesi Hindistan Müslümanları için de iyi olmazdı, çünkü İngiltere’ye karşı koyacak kuvvetleri yoktu. Osmanlının savaşa girmemesi için dua ediyorlardı.
Eylül-1914’te Osmanlı savaşa giriyordu. Bu ihtimali hesaplayan İngiltere, savaşta Kutsal Yerlere saldırmayacağını ve savaşın dini değil, siyasi olduğunu Hindistan Halkına anlatarak onların isyanını önledi. Osmanlı ve Almanya, Hindistan Müslümanlarını ayaklandırıp bir cephe açmayı düşünseler de bunu başaramadılar.
SONUÇ
Hindistan Müslümanları, dünyanın değişik yerlerindeki Müslümanlara karşı duyuyorlardı, fakat Osmanlılara özel ilgileri vardı. Çünkü, onların İslam’a girmeleri Türkler vasıtasıyla olmuştu, Mukaddes Yerler Osmanlıya aitti ve dünyadaki tek güçlü Müslüman devlet Osmanlı idi. Aynı zamanda Osmanlı Devletinin varlığı Hindistan Müslümanlarının dini-milli gurur ve haysiyetleri için adeta vazgeçilmez konumda idi.
İngiltere önceleri Rusları engellemek için Hindistan’daki Pan-İslamcı hareketlere müsaade etmişti. Fakat sonradan Pan-İslamizm İngiliz Politikası üzerinde yönlendirici oldu.
Osmanlı Hindistan Müslümanlarının maddi ve manevi desteğini beklerken diğer taraftan da İngiliz Politikasını etkilemek için onları bir baskı gurubu olarak harekete geçirmeye çalışmıştır.
Jön Türkler ve Hindistan Müslümanlarının birbirlerinden beklentileri o kadar büyüktü ki, bu bazen karşılıklı hayal kırıklıklarına sebep oldu. Fakat Hindistan Müslümanları yine de Türklerin ve Hilafetin Kaderi ile ilgilenmekten vazgeçmeyeceklerdi.
Hindistan’daki Pan-İslamcı ve Osmanlıcı tavır ve faaliyetler, Müslümanlar arasında dini ve milli kimliğin gelişmesinde son derece önemli bir rol oynamış ve sonunda bağımsızlık fikrinin oluşmasına büyük katkı sağlamıştır. Belki de tarihlerinde ilk defa Hindistan Müslümanlarının üzerinde ittifak ettiği bir tek şey Osmanlılara ve Osmanlı Hilafetine duyulan ilgidir.

no image
TÜRKİYE’DE İKTİDAR MÜCADELESİNİN DIŞ MÜDAHALE BOYUTU
1-Osmanlı Zevalinin Kurumu: Reisülküttablık
Osmanlı Devleti, dış ilişkilerini kendisi ve gayrı arasında tek taraflı olarak düzenleyen bir yapıdan, karşılıkçılık esasına dayanan uluslararası diplomasiye 18.yy’dan itibaren geçmeye başladı. Osmanlıların tek taraflı dış politika alışkanlığı, bu konuyla ilgili kurumlaşmanın da gerçek anlamda oluşmasının gecikmesine yol açmıştır. Osmanlıların tek taraflı dış politika alışkanlığında islam anlayışının* olduğu kadar, kendine güvenin ve kendi tarihini kendi gücüyle yapma iradesinin de etkisi vardır.
*Fıkıh da müslümanlara ait olmayan ülkeler darü’l-harb, darü’l-cihad mütaala edilir. Bu yüzden bunlarla eşit ilişki kurulmaz.
19. yy.’a kadar, Osmanlı padişahları protokolde elçilerle -huzurlarına kabul edip görüşseler dahi- konuşmamışlardır. Osmanlıların bu tavırlarından dış ilişkileri önemsemedikleri anlamı çıkarılmamalıdır. Diğer ülkelerdeki gelişmeler Osmanlı merkezinde muntazaman takip edilirdi. Osmanlılar dışarıya sürekli elçi göndermeseler de, ülkelerinde sürekli görev yapan elçiler bulunurdu. Mesela, Venediklilerin fetihten beri İstanbul’da daimi elçileri vardı. Devlet-i Aliyye’de dış ilişkilerin muhatabı önceleri, dış yazışmaları yürüten Reis ül-küttabın da amiri olan ve resmi yazılara padişahın mührünü vuran nişancıdır. 17. asrın ortalarından itibaren, Osmanlı divanında temsil edilmeyen Reis ül-küttablık makamı harici işlerin asıl sahibi mevkiine yükselir. Katipler zümresinin başı olan Reis ül-küttab zamanla devletin hariciye nazırı konumunu kazanmıştır.
1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin sonrası için “hariciyenin” vazgeçilmez müessiriyetinin başlangıcı olmuştur. Bu antlaşmanın müzakerelerinde, Osmanlı Devleti’ni Reis ül-küttab Rami Mehmet Efendi temsil etmiş, bu hizmetinden ötürü çok geçmeden paşa ve sadrazam olmuştur. Öte yandan bu antlaşma, Osmanlılar açısından ağır şartlar taşımaktadır. Bu yüzden, halk arasında Rami Mehmet Efendi ile yardımcısı Divan-ı Hümayun Baş tercümanı Rum asıllı İskelet zade Alexandre Mavra Kordato’nun karşı taraftan rüşvet aldıkları iddiası yayılmıştır. Bu yönüyle bu başlangıç bize 18.yy Osmanlı dış ilişkileri açısından bir fikir vermektedir: Ya yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmayan ya da gerekli lisan bilgisi bulunmayan yetkililerin, diğer zaaflarından yararlanan azınlıklara mensup tercümanlarla yürütmek zorunda oldukları dış ilişkiler…
Dış ilişkilerin boyutunun Osmanlı yönetiminde Reis ül-küttablığı ön plana çıkarması, bu makamın yönetimde etkisini artırması ile kalmamıştır. Birçok Reis ül-küttab daha sonra sadrazam olmuştur. (Rami Mehmet Efendi, Koca Ragıp Paşa, Naili Abdullah Paşa, Mehmet Said Galip Paşa )
18.yy Osmanlıların sonu gelmez savaşlara rağmen büyük bir sebatla direnmeye çalıştığı, başını dik tuttuğu bir dönemdir. Değişimin tohumları 18.yy’ın sonunda atılmıştır. Osmanlıların, Avrupa’da ilk daimi temsilciliği 3.Selim zamanında Londra’da açıldı.

2-Osmanlı Çöküşünün Kurumları: Tercüme Odası ve Hariciye Nezareti
19.yy’da Osmanlı Devleti önceki yy’ın kısmi batılılaşma tavrının ötesinde (teknoloji, askerlik) bir değişim içine girdi. Devlet kendisiyle özdeşleşmiş kurumları ıslah edemediği gerekçesiyle kaldırdı. Bağımsızlık hareketlerinden dolayı, o zamana kadar Osmanlıların azılıklardan bilhassa Rumlardan tercüman istihdam ederek yürüttükleri bazı faaliyetlerin sürdürülmesi imkan haricine çıkmıştır.1833’de Bab-ı Ali dış ilişkileri müslüman görevlilerle yürütmek için Tercüme Odası’nı teşkil etti. İlk mensupları arasında mühtediler önemli bir nispetteydi. Bu büro, hem Avrupa’daki elçiliklerin hem de yeni Osmanlı bürokrasisinin kadrosunun yetişme vasatı olarak fonksiyon icra etti.2.Mahmud’un bir nevi laikleştirme sayılabilecek uygulamaları yüzünden, bürokraside ulemadan ve ayanlardan ziyade elçilik teşkilatları ve Tercüme Odası söz sahibi idi.
Tanzimat bürokrasisi, bu yüzden klasik Osmanlı kültürüne sahip olmayan, daha çok batı kültür ve kalıpları içinde hareket eden bir yönetici kadrodan oluşuyordu. Bu bürokratik zümre, batılı devletler tarafından zaman zaman Osmanlı Devleti’nin iç işlerini tanzim için kullandıkları elverişli bir alet olabiliyordu. 1833’de Reis ül-küttablık ilga edildi. 1836’da da Umur-ı Hariciye Nezaretikuruldu.
19.yy ve 20.yy’ın ilk çeyreğinde sadrazamlık makamında bulunanların çoğu ya tercüme odası mahreçli, ya Londra, Paris, Viyana, Petersburg büyükelçiliklerinde görev yapmış, ya da hariciye nazırlığında bulunmuş kişilerdi. Bunlar arasında M. Reşit Paşa, Ali Paşa, Kıbrıslı Mehmed Paşa, Tevfik Paşa sayılabilir.
Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde bütün ipleri ellerinde bulunduran hariciyeciler aynı müessiriyeti 2.Abdülhamid döneminde gösterememişlerdir. Tercüme Odası’nda veya Osmanlı diplomatik misyonlarında yetişmiş Tanzimat ricali, İstanbul’daki yabancı elçilerle yakın ilişki içindeydiler. Tanzimat ricaline göre, Osmanlı’nın devamı ve toprak bütünlüğü ancak Avrupa birliğine dahil olmakla mümkündü. Fransız devlet adamı F.Guizot, yeni Osmanlı bürokrasisinin temsilcisi Reşit Paşa’nın siyaseti için şöyle demiştir: “Türkiye’yi Avrupa’da tutmak için Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek”
Bir noktadan sonra yeni Osmanly bürokratlary kendi varlyklaryny devletin varly?y ile özde?le?tirmi?ler ve ona ?ekil verme, kurtarma hak ve yetkisini yalnyz kendilerinde görmü?lerdir. Bu yüzden 2.Abdülhamid’in yslahat ve modernle?me hareketlerini dahi irticai faaliyetler olarak nitelemekten kaçynmamy?lardyr.
Tanzimat bürokratlary Avrupa’nyn garantisi için Osmanly ülkesinde iktisadi çykarlarynyn bulunmasyny da gerekli görürler. Onlara göre, Ali Pa?a’nyn deyimiyle, ortaklarymyz olduklaryna göre, çykarlary gere?i haklarymyzy, topra?ymyzy, malymyzy koruyacaklardyr.

3-Dy? Yli?kiler Boyutunun Do?ru Davrany?y ve Sonuçlary
19.yy’daki dy? ili?kiler, Avrupa devletlerinin Osmanly Devleti içindeki hyristiyan azynlyklary himaye etme yönündeki tutumlaryyla birlikte mütaala edilmelidir. Nitekim, Tanzimat ve Islahat Fermanlarynda bu hususlar esasy te?kil ediyordu. Batyly devletlerin Osmanlylary Avrupa camiasyna almama sebepleri, hyristiyan azynlyklara arzu edilen seviyede hak tanynmamasy ile açyklanmy?tyr. (Bugün bunun yerine demokrasi, insan haklary konusunda arzu edilen seviyeye ula?ylamamasy sözkonusu ediliyor.) Sultan 2.Abdülhamid hilafetin etkisini kullanarak dy? politikada Osmanly synyrlaryny a?an bir gücü ortaya koymasyny bilmi?tir. 2.Abdülhamid’in bu siyaseti (islamcylyk), müslüman sömürgeleri dolayysyyla en çok Yngiltere’yi rahatsyz etmi?tir. Bu yüzden Yngiliz politikasynyn belli ba?ly hedefi, hilafet kurumunun ortadan kaldyrylmasy olmu?tur.

3/1.Tampon devletten tabi devlete
19.yy’da Osmanly, Rusya’nyn emellerine kar?y bir tampon devlet konumundaydy. Fakat Yttihatçylaryn 1.Dünya Sava?y’da Ytilaf Devletlerinin kar?ysyna çykmalary, tampon devlet kavramyndan vazgeçilmesi ve Osmanly topraklarynyn tamamen payla?ylmasy yönünde batylylaryn Ruslarla gizlice anla?malaryna yolaçmy?tyr. Fakat bu anla?manyn metinlerini, Rusya’nyn 1917 Ekim Devrimi’nden sonra açyklayyp reddetmesiyle, Yngilizler ancak Osmanly Devleti’nin çekirde?ini te?kil eden Anadolu ve Do?u Trakya’da siyasi müessiriyetinden oldu?u kadar iktisadi hinterlandyndan da mahrum edilmi? tabi bir devletin olu?turulmasy yönündeki geli?melerle ilgilendikleri söylenebilir.

4-Anadolu’da Türk-Yunan Harbinden Türkiye Cumhuriyetine
4/1.Ady: Milli Mücadele
Milli mücadele, hem gayri milli güçlerle hem de gayri islam güçlerle mücadeleyi ça?ry?tyrmaktadyr. Öte yandan, bir süre sonra kesin olarak “baty emperyalizmi“ ile sava?yldy?y es geçilerek, Osmanly kar?yty bir mücadele tarzy benimsenmi?tir. Türk -Yunan mücadelesi sonunda iktidar de?i?ikli?i ile birlikte bir rejim, sistem ve yönetim de?i?ikli?i vuku bulmu?tur.

4/2.Yyl:1919
M.Kemal Pa?a, Nutuk’da “Millet ve memleketi Harb-i Umumi’ye sevkedenler, kendi hayatlary endi?esine dü?erek, memleketten firar etmi?ler. Saltanat ve hilafet mevkiini i?gal eden Vahdeddin, mütereddi (soysuzla?my?, yozla?my?), ?ahsyny ve yalnyz tahtyny temin edebilece?ini tahayyül etti?i deni (alçakca) tedbirler ara?tyrmaktadyr.” Bu me?hur metnin anlamy gayet açyktyr: M.Kemal Dünya Harbi sonrasynda, ba?y belaya girmi? vatany ve milleti kurtarmak için Samsun’a çykmy?tyr.
Öte yandan Kazym Karabekir Pa?a, hatyralarynda “19 Nisan 3.35’te Trabzon’a çyktym” diye yazar. Ayryca, M.Kemal’i Anadolu’ya geçmeye ikna edemedi?ini anlatyr. 11 Nisan günü vukubulan görü?mede M.Kemal Pa?a, Karabekir Pa?a’nyn “milleti kurtarma” planlaryna, ”bu da bir fikirdir…iyi olayym gelmeye çaly?yrym “ ?eklinde cevap verir
Yazara göre, Nutuk, aslynda M.Kemal Pa?a’nyn 1926’da, muhtemelen yola beraber çykty?y, kendisini desteklemi? bulunan ittihatçy kadroya kar?y yapty?y tasfiye hareketini hakly gösterme çabasydyr. Nutuk,1927’de Cumhuriyet Halk Fyrkasy Kongresi’nde okunmu?tur. Yabancy bir tarihçi olan E.Jan Zürcher, bu konuda “M.Kemal’in 1927’de okudu?u Nutuk’a 1919-1927 yyllarynyn tarihi olarak de?il, 1926 temizlik hareketini hakly çykarma giri?imi olarak görmelidir.” demektedir. Milli mücadelenin di?er bir anlatymyna göre M.Kemal tavzif edilerek Anadolu’ya gönderilmi?tir. Resmi tezin müdafaasy; M.Kemal’in Ystanbul’da yapaca?y faaaliyetlerden çekinen yetkililer onu uzakla?tyrmak için böyle bir yola ba?vurmu?lardyr. Halbuki M.Kemal’in özellikle padi?ahla iyi ili?kileri vardyr. M.Kemal, Vahdettin’le daha ?ehzadeli?i zamanynda Almanya seyahatinde samimiyet kurmu?tur. Hatta, Vahdettin döneminde Mondros Mütarekesi’ni imzalayan (Rauf Orbay) Ahmet Yzzet Pa?a kabinesinin kurulmasy, kendisinin de Harbiye Nazyry olmasy için padi?aha telgraf çekebilecek kadar samimiyeti vardyr.
Yine resmi görü?ün açyklamalaryna bakylyrsa, M.Kemal kuzey-do?u Anadolu’ya azynlyklara kar?y Türk çetelerinin asayi? ihlallerini incelemek üzere gönderilmek istenmi?, fakat, hem Pa?a’nyn gayretleriyle, hem de Harbiye nezaretindeki arkada?larynyn çabalaryyla daha geni? yetkiler ihtiva eden bir görev emri çykmy?tyr. Bu emre göre M.Kemal’in ordu üzerindeki yetkilerinden ba?ka, Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilayetleri ile Erzincan, Canik müstakil sancaklarynyn sivil idarecileri üzerinde de geni? yetkileri mevcuttu.Ayryca, M.Kemal’e bu vilayetlerin kom?usu olan vilayetler üzerinde de müfetti?lik yetkisi verilmi?ti. Görüldü?ü üzere, yetki alany hemen hemen bütün Anadolu’yu kapsamaktadyr.Bu kadar yetkiye, M.Kemal elbette kendi kendine sahip olmamy?tyr.Sadrazam Damat Ferit Pa?a yolculuk öncesi M.Kemal’i kabul etmi? ve kendisine “ bir iste?iniz olursa, do?rudan bana bildirin.Hiç gecikmeden yerine getirilece?inden emin olabilirsiniz” demi?tir. Bu sözleri bize Lord Kinros nakletmektedir. Öte yandan M.Kemal’in yolculuktan önce Padi?ah’la görü?mesi daha manidardyr. Padi?ah, M.Kemal’i kendi selahiyetlerini ona veren ve bir nevi padi?ah vekili gibi hareket etmesini temin eden bir ferman-y hümayun ile de teçhiz eder.Tahsisat-y mesture’den ve hazine-I hassadan külliyetli miktarda para verilir.Syrf M.Kemal ve maiyetine bu özel görev için bir gemi tahsis edilir. Yngilizler 6 Haziran’da M.Kemal’in geri ça?rylmasyny isterler. Yngilizlerin maksady, Ystanbul hükümeti ile M.Kemal’in ili?kilerini koparmaktyr.Bir taraftan Ystanbul hükümetini belirli kararlara zorlayan Yngilizler, öte taraftan kendileri, türklerin içi?lerine kary?mama, M.Kemal’e kar?y bulunmama karary alyrlar(10 Temmuz 1919).

4/3.Yki “Kuva-yy Milliye”
Milli mücadelinin tarihi, resmi olarak ba?langyç kabul edilen 19 mayys 1919’da Samsun’a çyky?tan kesin olarak önce ba?lar. Mondros Mütarekesi’nin mürekkebi kurumadan, ilk a?amada “Müdafa-y hukuk-y milliye “ cemiyetleri te?kil edildi. Bu mukavamet ve te?kilatlanmada kendili?indenlik, halkyn tabii tepkisi yanynda Osmanly hükümetinin rolü de dikkat çekmektedir.Nitekim, Harbiye Nazyry ?evket Turgut Pa?a, baty Anadolu’da Yunanlylara kar?y mukavemeti te?kilatlandyrmak için miralay/albay Bekir Sami Bey’i 17. Kolordu kumandan vekilli?ine tayin etti.Sadrazam Damat Ferit Pa?a, durumun aciliyeti yüzünden kabineyi toplamadan Balykesir mutasarryfyna ve Ayvalyk kaymakamyna her türlü kuvvetle mukavemet etmelerini bildirdi. Görüldü?ü gibi i?gal kar?ysynda Ystanbul Hükümeti bo? durmamaktadyr.Bu yüzden, Yngiliz deniz albayy, istihbaratçy Heathcote Smith 24 Temmuz 1919 tarihli raporunda “Müdafaa-i Milliye te?kilaty Türkiye demektir.Bu cereyan bir dereceye kadar Osmanly hükümetinin eseridir.” demektedir.Baty mukavemet hareketi tamamen bir halk mücadelesi idi.Balykesir Kongresi’ne katylan 48 ki?inin 41’I e?raftan, 5’I ulemadan, 1’I memur ve 2 tanesi kuva-yy milliye kumandany idi.Bunlar fyrkacyly?a ve siyasetle u?ra?maya kar?yydylar.Öte yandan asker-sivil bürokratlaryn temsil etti?i “nizami” mücadele, seçkinci; tepeden inmeci uygulamalara açykty. Pozitivist bir milliyetçilik görü?üne sahip nizameciyelerin; Anadolu ve Trakya’da “Milli” bir devlet kurulmasy, dolayysyyla Osmanly saltanat ve hilafetinden vazgeçilmesi gerekti?i, baty hayat tarzynyn taklit edilmesi icab etti?i gibi görü?leri Yngilizler tarafyndan bilinmiyor de?ildi. Bu durumda, Yngilizler için “nizami” milli mücadele hareketi, tasvip edilen fakat açykca sempati izhary uygun görülmeyen bir olu?um durumundaydy.

4/4.Yngiliz Politikasy ve “Ba?ymsyz Türkiye”
Yngilizler Tanzimatla birlikte Osmanly Devleti’ni bürokratik pa?alarla istedi?i yöne sevketmi?lerdir. Fakat, 2. Abdülhamid’in, Yngiliz gücüne kar?y olu?turdu?u dengeler, Osmanly devleti’ni tekrar uluslararasy müessir bir kuvvet haline getirmi?tir. Artyk bundan sonra, Yngilizlerin tek hedefi di?er müslüman ülkeleri de ky?kyrtan Osmanly’ya gereken cezayy vermektir.Bu cezalandyrma, Osmanly Devleti’nin ve Türklerin itibaryny sömürge halklary üzerinden kaldyracak bir sonuç do?urmalyydy.Bize, Yngiliz siyasetinin asyl rengini, siyasilerin, askeri yetkililerin söz ve davrany?laryndan ziyade istihbarat te?kilatynyn yapyp ettikleri vermektedir.Bununla birlikte, Yngiliz politikacylary zaman zaman çok sarih biçimde ‘Türkiye Devleti’nden, hatta zymmen‘Türkiye Cumhuri-yeti’nden söz etmi?lerdir. Hem de, 1918’lerde, 1919’larda, 1920’lerde… Hatta Lord Curzon devletin ba?kentinin Ankara veya Bursa olaca?yndan bile bahsetmi?tir.
Yngiliz politikasynyn bütün Anadolu Türk-Yunan sava?y boyunca, Ystanbul hükümetinin yanynda, Ankara hükümetnin kar?ysynda görünmesini Ystanbul hükümetinin kamuoyu nezdinde itibarynyn yok edilmesine yönelik oldu?u tahmin edilebilr. Zaten sarayyn do?ululu?u yanynda, batyly Anadolu hareketinin lideri M.Kemal ile Yngiltere arasynda ba?tan itibaren farkedilmemi? bir yakynlyk nedeni ortaya çykmaktadyr. Bunu bu ?ekilde anlamamyza neden olan olaylar da vardyr.
M.Kemal’in Mütareke’den sonra Ystanbul’a gelmesinden, Samsun’a görevli olarak gitmesine kadar geçen 6 aylyk süre içindeki temaslary üzerinde fazlaca durulmamy?tyr.Ali Yhsan Pa?a gibi bazy Pa?alar Yngilizler tarafyndan tutuklanyp sürgüne gönderilirken, M.Kemal, ?i?li’de Ytalyan i?gal kumandanly?ynyn kar?ysynda tuttu?u bir evde temaslarda bulunmak-tadyr. Lord Kinros’a göre, M.Kemal Yngilizler burada iken elde edilecek bir yetkinin, çekilip gitmelerinden sonra memlekette daha yararly ba?ka i?lerde kullanylabilece?ini dü?ünmektedir. Bu maksatla, Yngilizlerin a?zyny dolayly yoldan aratmaya karar vermi?tir. Aracy olarak da, Pera Palas oteli’nin müdürü vasytasyyla tanynmy? gazeteci, Daily Mail muhabiri G.Ward Price’y kahve içmeye ça?yrmy?tyr. M.Kemal, gazeteciye “E?er Yngilizler Ana-dolu’da sorumlulu?u üzerlerine almak niyetinde iseler tecrübeli valilere ihtiyaçlary olacaktyr.Bu syfatla yardymcy olabilece?im bir makamla temasa geçmek isterdim “demi?tir. Ward Price, gizli servisteki albaya bu konu?mayy anlatmy?, albay bunun üzerinde durmayarak, ‘yakynda i? isteyen daha bir sürü Türk generali çykacak’ demi?tir.

4/4.1.Yngiltere’nin Durumu ve Türkiye’ye Fiili Müdahale Meselesi
L.Kinros bu konuda “Türkler, itilaf devletlerinin ülkenin tümünü i?gal altyna almalaryndan çekiniyorlardy. Oysa onlaryn bunu yapmaya ne istekleri, ne de imkanlary vardy” demektedir. Çünkü, artyk Yngiliz ordusu sava?lardan bykmy?tyr. Öte yandan yapylan masraflarda ekonomiyi sykyntyya sokmaktadyr.

4/4.2. “Bol?evik Tehlikesi” ve Etkileri
Yngilizler Ankara’da iktidaryn o zaman bol?eviklere yakyn görünen Enver Pa?a’ya veya sempatizanlaryna geçmesini istemiyorlardy. M.Kemal’in bol?evikli?e de?il, batyya meyyal oldu?unu tespit etmi?lerdi. Bu yüzden Sakarya Sava?y’ndan M.Kemal’in ba?aryyla çykmasyndan ho?nut oldular.ÇünküM.Kemal’in güçlenmesi bol?evik tehlikesini bertaraf etmi?ti.

4/4.3. Ytilaf Devletleri Arasydaki Yhtilaflar
Ytalya ile Yunanistan arasynda daha önce Ytalya’ya vaad edilen Yzmir bölgesine Yunanlylaryn asker çykarmasyndan dolayy ihtilaf bulunuyordu. Bu ihtilaftan daha fazlasy Yngilizler ile Fransyzlar arasynda vukubuldu. Bu anla?mazlyk Mondros Mütarekesini itilaf devletleri adyna Yngiliz Amiralininin imzalamasyyla ba?lamy?tyr. Zamanla bu ihtilaf o noktaya geldi ki, Ankara ile ilk resmi anla?mayy Fransyzlar yaptylar. Çünkü Fransyzlar, Yngilizlerin Ankara’ya kar?y tutumlaryndan ?üpheleniyorlardy.

4/4.4. Anadolu’da Türk-Yunan Sava?y
Ytilaf devletlerinin Baty Anadolu’ya Yunan kuvvetlerinin çykmasyny tasvip etmelerinin en önemli sebebi, Yunan ba?bakan Venizelos’un çabalarydyr. Fakat, Yunanlylaryn en güçlü oldu?u dönemlerde dahi Ystanbul’daki Yngiliz kuvvetleri komutany General Sir Charles Harrington ve Yngiliz Genel Kurmayy, Yunan kuvvetlerinin geçici ba?arylar elde edebilece?i, ama sonuçta sava?y kazanamayaca?y görü?ündeydi. Bununla birlikte, Yngilizlerin ya da itilaf devletlerinin Yzmir ve civaryna Yunan kuvvetlerinin çykarylmasyna izin vermeleri, kendi askerlerini kullanmadan bir”tedip” harekaty gerçekle?tirmek dü?üncesine dayandyrylabilir. Yunan kuvvetleri ba?arsaydy, Yunanistan kazançly çykacak ve Osmanlylar adamakylly cezalandyrylacakty..Yunanistan’yn yenilmesi halinde ise yenilen itilaf devletleri de?il, Anadolu’da toprak elde etmek isteyen Yunanlylar olacakty.Her iki halde de emparyalistlerin bir kayby olmayacakty.

4/5.Dünya Hakimiyetinin Gölgesinde Milli Hakimiyet
M.Kemal’in ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir emrinden sonra, ikinci hedefin, Ystanbul ve Trakya olmasy gerekiyordu. Fakat böyle harekete giri?ilmemi?tir.Çünkü, Ystanbul’a girmi? bir M.Kemal’in ya i?galciilerle çaty?masyya da i?galcilerin tarafsyz kalmasy halinde ise Ystanbul yönetimiyle meselesini halletmesi gerekiyordu.Padi?ahla kar?y kar?yya gelecek bir M.Kemal’in ya ona ba?lylyk arzetmesi, ya da ihannetini ileri sürerek onu tahtyndan indirmesi ya da ortadan kaldyrylmasy gerekirdi. Fakat, Padi?ahyn hain oldu?una geni? kitlelerin inandyrylmasy mümkün de?ildi. Bu açydan dü?ünülürse en elveri?li yol son padi?ahyn Yngilizler eliyle Ystanbul’dan uzakla?tyrylmasyydy.
Ankara Hükümeti’nin Ystanbul’daki temsilcisi Refet Pa?a’nyn söyledikleri hayli ilginçtir: “Padi?ahy Yngilizler kaçyryrsa, Türk milleti hiç bir gün onun bu hareketini affetmeyecektir. Biz tutar ve yakalarsak, bu sefer, millet bizi affetmeyecektir.”
Saltanatyn kaldyrylmasy, Lozan görü?melerinden kysa bir süre önce gerçekle?tirildi(1 Kasym 1922). Saltanatyn kaldyrylmasynyn görünür anlamy dy?ynda, sembolik bir anlamy daha vardy:Ankara hükümeti böylece Osmanly mirasynyn davacysy olmayaca?yny net ?ekilde açyklamy? olmaktadyr.
Öte yandan Milli mücadelenin islam dünyasyndaki yankylary büyük olmu?tur. Müslümanlaryn baskysy bütün Milli mücadele boyunca Yngiliz yönetimini etkileyen en önemli unsurlar arasynda yer almy?tyr. Ayryca, gerek Afrika gerekse Hind müslümanlary ba?larynda yine Osmanly halifesini görmek istiyorlardy. Özellikle Hindistan’da, Türkiye’ye gönderilmek üzere para toplanyyor, Yngiliz makamlaryna müracaatta bulunuluyor, geni? katylymly toplantylar yapylyyordu. Hatta Hindular bile Ystanbul’un i?gali kar?ysynda Yngilizlere tepki gösterdilerHaliyle bütün bu tepkiler Yngiltere’yi endi?eye sevkediyordu. Yngilizler tehlikeyi zamanynda sezerek dy? politikalaryny daha ylymly bir biçime sokmu?lardyr.Nihai Yngiliz politikasynyn ipuçlaryny 25 Aralyk 1919’da Yngiliz hükümetine sunulan ?u rapor vermektedir: “Milliyetçi ol çünkü Yslam-y kurtaran yegane yol odur.Yslama sadyk ol çünkü senin milli varly?yny kurtaracak yegane yol odur…Bu fikirlerin (bol?eviklik ve islam) her ikisi de Yslam dünyasyndaki Yngiliz hakimiyetini mahvedebilir.Biz gerçek ideali din imi? gibi davranacak menfaatci bir grubu idareci olarak takdime çaly?aca?yz.Pan-islamizmi ezemeyiz. Bu typky batydaki miliyeçilik gibidir.Bizim ?imdiki gayemiz, arkada? gibi davranyp kazanmak ve sonra hükmetmek olmalydyr.”

4/5.1. Yngiliz Politikasyna Katky
Ö.Kürkçüo?lu, 1919-1926 arasyndaki Türk-Yngiliz ili?kilerini konu edinen tezinde, M.Kemal’in gerek mücadele esnasynda, gerekse, sonrasynda Yngiliz menfaatleriyle çaty?mady?yny hatta Misak-y Milli’yi Yngilizlerin tutumlaryny dikkate alarak tanzim etti?ini, Lozan’da Bo?azlar konusunda Yngiltere’nin tezine yakyn bir görü? benimsedi?ini, Musul konusunda da 1926’da Yngiltere’den yana bir çözüm kabul etti?ini kaydetmektedir.

2.BÖLÜM
BÜROKRASİNİN SON İKTİDARI
Yktidar ve Bürokrasi
Osmanly bürokrasisinin yeni bir hale dönü?mesi 2.Mahmud döneminde gerçekle?mi?tir. 2.Mahmud’un bürokrasisine çizdi?i yol ‘katiplik’ yoluydu. Otoriteye hürmetkar, yumu?ak ba?ly, munis ‘katip’ tipi geçen asyr Osmanly bürokrasisinin hala unutulmayan vasfydyr. 2.Mahmud’a kadar devlet görevlilerinin bütün mallary devletin, dolayysyyla padi?ahyn sayylyrdy.Bir memur azledildi?inde veya vefat etti?inde mal varly?y tekrar devlete dönerdi.2.Mahmud bu usulü kaldyryp, mülkiyet esasyny kabul etti. Böylece memurlar maddi güçle teçhiz edilmi? oldular. Bugünkü manasyyla, geni? manada aydyn veya dar manada bürokrat tipinin ortaya çyky?y 2. Mahmud sonrasynda özellikle de Tanzimat’tan sonradyr.Memleket içinde ‘yeni tarz’ e?itilenler ve memleket dy?ynda ‘batyly’ yeti?tirilenler kysa zamanda Osmanly bürokrasisinde hatyry sayylyr bir güç haline geldiler. Nitekim “Büyük” Mustafa Re?it Pa?a Tanzimat fermanyny ilan için gerekli deste?i, kendisinin de içinde bulundu?u yeni bürokrasiden almy?tyr.Tanzimat bürokrasisi, her ?eyin nazymy padi?ah yerine, her ?eyin çaresi Avrupa kanaatini geçirmi?tir. Bürokrasinin ba?lylyk mihverini padi?ahtan batyya, batynyn kavramlaryna kaydyrmasynda kendine iktidar arama arzusunu bulmak da güç de?ildir. Sultan Abdülaziz’in hal’I bu yolda ilk merhaledir. 1876’da Abdülaziz tahtyndan indirilir. Padi?ah olmayan bir padi?ahy tahta oturtarak iktidarlaryny ortaya koymak isterler.Bunun için bir deliyi, 5.Murad’y padi?ah yaparlar.
Fakat, daha sonra bir deliden ziyade söz dinleyen bir padişahla işlerin daha iyi yürüyeceğini anlarlar. Üst seviyede yenilikçi idareciler(Mithat Paşa) Abdülhamid’de bu vasfı görürler. 2.Abdülhamid, Kanun-ı Esasi’yi ve Meşrutiyet’in ilanını bürokrasinin kabul eder. Fakat bunların uzun bir süre devamını sağlamaz. Böylece Tanzimat bürokrasisinin sultanla beraber iktidar arayışlarının üçüncüsü de muvaffakiyetle neticelenmedi(daha öncekiler Abdülaziz ve 5.Murad’la). 2.Abdülhamid bir kaç yıl içinde iktidarına ortak olmak isteyen bürokrasi güçlerini çevresinden uzaklaştırdı. Bundan sonradır ki, bürokrasi, aydınlar kendilerine padişahsız iktidar düşünmeye başladılar.

1908 Meşrutiyeti bürokrasinin silahla ve teşkilat(İttihat ve Terakki Cemiyeti) aracılığıyla iktidardaki yerini almasıdır. 31 Mart Vak’asıyla 2.Abdülhamid’i tahttan indirip, yerine yumuşak başlı Mehmed Reşad’i padişahlığa getirdiler. Fakat, bununla da tatmin olmadılar .O zamana kadar iktidarı kontrolle yetinir hissi bırakan İttihatçılar kabineye kanlı bir baskın vererek dizginleri tamamen ellerine aldılar(Babıali Baskını).Ülkeyi felaketten felakete sürüklediler.
1.Dünya Savaşı’nın sonunda batırdıkları vatanı ve milleti kurtarmak iddiasındaki Milli Mücadele ekibi bu yüzden İttihatçılarla özdeşleşmiş olan bürokrat niteliklerini gizlemeye çalıştıkları kadar, padişah otoritesine bağlılıklarını ifadeden de geri kalmamışlardır. Milli mücadeleden sonra görünen şudur: 2.Mahmud’un uysal, söz dinler katipleri daha yüz yıl geçmeden toplumda güç dengesini tamamen kendi lehlerine çevirmişlerdir.
İktidar piramidinden Padişah-halifeyi çıkarmaya yönelmişlerdir. Bu meyanda, önce padişahlık, sonra hilafet kaldırılmıştır. Sıra, eskiden toplumda büyük bir güç olarak göründüğü halde, 2.Mahmud devrinden beri gücü azalan ilmiye sınıfının son kalıntılarının temizlenmesine gelmişti. Şeyhülislamlık, Şer’iye vekaleti, Evkaf vekaleti vb. kurumların lağvı dışında, medreseler, sonra da dini öğretim veren diğer kuruluşlar kapatılmış, adeta yok edilmişlerdir. İttihatçıların kendi güdümlerinde bir nevi ’ilmiye’ kurma çabaları Cumhuriyetin tamamen iğdiş edilmiş”Diyanet İşleri Riyaseti” ile noktalanmıştır. Böylece din adamları da bürokrasinin bir parçası, hem de en fazla horlanan, en fazla ezilen bir parçası haline getirilmişlerdir. Zihniyet şudur: Bu vatanı, CHP kurtarmıştır. Geri olan toplumu gerilik çukurundan çıkarıp medenileştirmiştir. Öyleyse, her türlü tasarrufa hakkı ve yetkisi vardır. Gerçekte, 1946’dan sonra çok partili siyasi hayata geçiş kararını veren makamlar bu yetkilerini kullanmanın şuurunda idiler. Biliyorlardı ki, bürokrasiden daha güçlü bir sosyal baskı grubu Türkiye’de kalmamıştır. DP bazı davranışlarıyla bürokratik eğilimlerin dışına çıkabildiği için, halk nazarında CHP’ ne karşı her zaman desteklenecek bir itibar kazanmıştı.1950’den sonraki iki seçimde resmi bürokrat partisi iktidara gelemedi. İktidarı seçimle ele geçirme umudu geriledikçe, CHP’nin hırçınlığı arttı, muhalefeti sertleşti. Bu vatanı, bu milleti nasıl daha önce iç ve dış düşmanlardan kurtarmışsa, yine kurtarabilirdi ve kurtarmalıydı da!27 Mayıs 1960 darbesi asker-sivil bürokrasinin bir “kurtarışından”başka bir şey değildir. Her şeyi kanun çerçevesinde yapmaya büyük gayret sarf eden bürokrasi, işe kanun, anayasa ve müesseseler açısından yaklaştı. Anayasalcılık, bürokrasinin belli başlı alet meselelerinden olagelmiştir. Meşrutiyeti konusunda kesin inanca sahip olmayan bürokrasi ne yapıp edip bunu sağlamak ihtiyacındadır. Ancak bu arada kendi organizasyonunu hukuki çerçevelere yerleştirerek “özerk”, “bağımsız”, “tarafsız” nitelemeleriyle meşrulaştırmak da istemektedir. İşte 1960 anayasası “seçime rağmen” bürokratik idarenin tamamen sekteye uğramasını önleyecek, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Üniversite, TRT vb. özerk-bağımsız kurumların çerçevelerinin çizildiği bir anayasadır. Her kurumun işleyişi uzman bürokratlara ve profesörlere bırakılıyordu. Netice olarak bu Anayasa siyasilere, el kaldırmaktan başka, yapılacak pek bir şey bırakmıyordu. Böylece bürokrasi asıl hedefini belirtmiş gibidir: Anayasa yoluyla, daha önce verilen seçim hakkını dolanmak(bir manada iptal etmek). Bürokrasi bir taraftan seçimi dolaşarak iktidarını kurmak çabasındayken, diğer taraftan da, iktidarı her halükarda en üst seviyede elde etmek için dayanabileceği tepkileri araştırıyordu. Her türlü ideolojik malzemeyi dışarıdan aktarmaya alışan aydınlarımız, Batıda yaygın sol tavırları Türkiye’ye aktarmaya yöneldiler. Bürokrat partisi, birden, işçi meselelerini üzerine aldığını ilan etti. Marksizmin her ülkede başarıyla kullandığı ezilen-ezen, altyapı-üstyapı, kötü kapitalist düzen…sloganlarını adapte etmekte gecikmedi. 1946’da ilk kurulan partiler arasında yer alan Sosyal Demokrat Parti, CHP hükümeti tarafından, milletlerarası kuruluşlarla ve daha çok Bulgar sosyal demokratlarıyla ilişki kurmaları sebebiyle yirmi gün içinde kapatılmıştı. Aynı CHP, 1970’lerde, çeşitli dış mihraklarla ilişki kurmanın “gereğini” ileri sürmekten çekinmedi. Devletlerarası değil, çeşitli ülkelerde partiler arası ilişkileri savundu ve Sosyalist Entarnasyonal’e girdi.

Bürokrasinin Son İktidarına Doğru
Bürokrasinin yeni iktidar arayışı içinde, bütün çelişkiler, bütün farklılaşmalar bürokratik propagandanın konusu oldu. Etnik meseleler, mezhep ayrılıkları her fırsatta istismar edilerek dinamik öfke, anti-bürokratik iktidara yöneltildi. Bu şartlarda 1977’ye gelindiğinde, 1946’da ilk yapılışında açık hile yüzünden kazandığı seçimden sonra 1950’de verdiği iktidarı her ne pahasına olursa olsun almak niyetinde olan bürokrasi, umudunu seçimlere bağlamıştı. Gerek seçimden önce, gerekse seçimden sonra sahte ve mükerrer seçmen kartları dedikodu konusu oldu. Sonunda, sandık neticeleri tam alınmadan, bürokrasi kendini iktidar ilan etti. Başbakan, çağdaş katip Bülent Ecevit’di.

1977 Seçimleri Ve Sonrası
Son seçimin neticeleri bürokrasiyi memnun etti ama, iktidar için yeterli gücü sağlayamadı. 213 sandalye, gerçi CHP’ni Meclisin en büyük partisi yapmaya yetiyordu, ancak hükümet etmesi için kafi değildi. Bürokrasinin seçimlerden hemen sonra kurduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamadı. Sıra meşru görünüşlü yollardan sonra meşru olmayan yolların denenmesine gelmişti. Bu yol, başka partilerden çeşitli menfaatler, mevkiler karşılığı transferde bulunmaktı. Derken on bir Adalet Partili milletvekili AP’den istifa ettiler ve bağımsız olarak görevlerine devam edeceklerini bildirdiler. Böylece bürokrasi bir defa daha iktidara geldi. Yeni iktidarın en önemli vaatlerinden biri anarşinin önlenmesiydi. Bürokratik iktidarın, 1.1.1978’den 15.12.1978’e kadar olan bir yıllık dönemine baktığımızda, anarşik olaylardan resmi rakamlara göre 625 kişinin öldürüldüğünü görmekteyiz.1977’de ise aynı sebepten 157 kişi öldürülmüştür. Bununla birlikte iktidar sık sık:Anarşi bitti! Sonu alındı! Anarşinin son çırpınışları! Anarşi can çekişiyor! gibi anonslar yaptı.
Öte yandan ekonominin durumu da berbattı. Bir yıl içinde enflasyon %70 nisbetine ulaşmıştı. 1977’de Türkiye OECD’nin kalkınma hızı en yüksek ülkesi idi. Ertesi yıl, kalkınma hızı sıfıra düştü. İçeride itibar yokluğu o seviyeye geldi ki, Yeşilköy hava meydanında çalışan şoförler, müşterilerinden TL. değil döviz talep etmeğe başladılar. Ülkenin bir çok yerinde dövizle satış yapıldığına dair levhalar görüldü.
Hükümetin dış iktisadi ilişkileri de kötü durumdaydı. Hükümet programında: “Bağımsızlığımıza ve özgürlüğümüze gölge düşürmeyecek koşullarla “ yardım alınacağı ifade ediliyordu. Ancak IMF daha iktidarın ilk günlerinde Türkiye’nin para politikasına müdahale etmeğe başladı. Hükümet IMF ve diğer beynelminel kuruluşlardan ve devletlerden yardım toplayabilmek için devamlı gayret sarfetti. Bu gayretin tehdide kadar vardığı oldu. Bir defasında B.Ecevit, batıyı, yardımda gecikilirse, blok değiştirmekle tehdit etti. Batılılar Türkiye’nin durumunu “Türkiye bir devlet değilde bir firma olsaydı iflas masasına yatırılması gerekirdi” şeklinde ifade ettiler. Tam bu günlerde gazeteler, tarım ürünlerimizin bir Amerikan bankasına borç karşılığı rehin edildiğini yazdılar.
Bir parantez açıp, Türkiye’de dış borçlanmaların, yeni bürokrasinin tarihi ile paralelliklerini hatırlatalım. Reşit Paşa için ilk dış borcu Sultan Abdülmecid’e kabul ettirmek mesele olmuştu. Neticede padişahın kabulü sağlanmadan yüksek seviyede bürokratlarımız İngiltere’den ilk yardımı aldılar. Bu borçlanmalar sonraki yıllarda artarak sürdü. Neticede, borçların ödenememesi yüzünden, bazı gelir kaynakları rehin edilmeye başlandı. Bir buçuk asırlık batılılaşma tarihimizin bazı değişmeyen gerçekleri olduğu böylece ortaya çıkmaktadır:

Bir asırdır Türkiye’de değişmeyen tek şey, bürokrasinin devlet idaresindeki rolüdür. Bir asır içinde, idari, hukuki, siyasi çok şey değişmiştir. Devletin şekli, kanunları, adı, dini, yazısı vb. bürokrasinin istediği yönde değiştirildi. Değişmeyen yalnız ve yalnız bürokrasi ve onun zihniyetidir. Baştan beri kendine ve milletine güvenemeyen bürokrasi yabancı tesirlerin esiridir. Yardımsız, dış desteksiz ve müdahalesiz yapamaz! Bütün bağımsızlık lafları boştadır ve züğürt tesellisi mesabesindedir.
Gazeteler rehin anlaşmasını şöyle sunuyorlardı: “Cumhuriyet döneminde ilk kez, gelecek üç yılın tarım gelirleri karşılığı kredi alıyoruz. Wells Fargo Bankası vereceği 125 milyon dolara karşılık tarım ürünlerimizi istediği gibi kullanacak…” Bu haber basına sızdıktan sonra, bürokrasi sözlüklerde kalan utancı utandıracak şekilde “Türkiye’nin güvenilirliğini kanıtlayan, saygınlığını artıran”bir durum olarak kabul ettiğini ilan ediyordu.

Şimdi Ne Olacak?
Tanzimat bürokrasisi, kaderini çizme mevkiinde görünen makamı (padişahlık) yıpratmaya başladı. Cumhuriyette tamamen yok etti. Böylece bürokrasinin başka rakibi kalmadı. Bu yüzden Cumhuriyetin tek parti devri, bürokrasinin her bakımdan en üst seviyede tatmin olduğu devredir.
Bürokrasi bu mutlu günlerinin demokratik hayatta da devam edeceğini umuyordu. Netice hayal kırıklığı oldu. Şimdi bürokrasinin önünde nazist ve faşist örnekler yoktur(Bir dönemde, modalaşan nazizmi ve faşizmi benimseyen bürokratlarımız Hitler’i bıyıklarına taklit ettiler). Bu rejimler 2.Dünya Savaşıyla çökmüştür. Ama Dünyanın belki de gelmiş geçmiş en bürokratik idaresi olan Rus komünist idaresi ayaktadır. Gerek siyasi gerekse iktisadi karar mekanizması, tamamen bürokratik bir işleyiş gösterir. Devlet bürokratlara üstün vatandaş muamelesi yapar. Bu ülkededir ki, en üst ücret en alt ücretin elli katından fazladır.
Bürokrasi şimdi, kendi iktidarını pekiştirecek modeli Çin’den Arnavutluk’a, Yugoslavya’dan Küba’ya, çağımızın komünist bürokratik idarelerinden aramaktadır. Neticenin bürokrasinin, lehine olup olmayacağını tahmin etmek güçtür ama, Türkiye’nin aleyhine olacağını söylemek, şimdiden mümkündür.
3.BÖLÜM
DÜYUN-I UMUMİYE’NİN 2. YÜZYILI
Önce Tarih, Sonra Tekerrür
Osmanlı Devleti’nin gerileme devrinde artan mali sıkıntılar için çare olarak, para değerinin-içindeki altın ve gümüş miktarı azaltılarak-düşürülmesi (tağşiş-I sikke) yoluna başvurulurdu. Daha sonraları, Galata’da bulunan Rum, Ermeni veya Yahudi bankerlerden borçlanma yoluna gidildi. Osmanlı Devleti’nin dış borçlanma devri 24 Ağustos 1854’te başladı. Batıcı devlet erkanı, yeni Osmanlı bürokrasisi batılılaşma yolunda teminat mesabesinde de gördükleri borçlanmayı padişaha ve geleneklik tarzı devam ettiren devlet erkanına kabul ettirmekte güçlük çektiler. Sultan Abdülmecid ve geleneği sürdüren devlet erkanı, kafire borçlanmayı bir haysiyet meselesi olarak görüyorlardı. Bu yüzden ilk borç anlaşması padişahın tasvibi alınmadan, batı eğilimli yeni bürokrasi tara-fından yapıldı. Savaşın zoru altında sonradan padişaha da kabul ettirildi.
İlk alınan borçların bir kısmı harp masrafları, bir kısmı da iktisadi yatırımlar için kullanıldı. Ancak, bu ilk borçlanmadan başlayarak çoğunlukla, cari masraflara ve tüketime dönük harcamalara ağırlık verildiği görüldü. Bir müddet sonra o hale gelindi ki, alınan paralar, cari masraflar ve eski borçların ödenmesi için kullanılır oldu. Batı mali kaynakları da 1854’ten sonra üretim tarzına tesir edici yatırımlara girmekten kaçındı. İşi tüketim seviyesinde tutmağa itina gösterdi.
Yeni Osmanlı bürokrasisi yeri geldiğinde israfa karşı olduğunu sık sık tekrarlamasına rağmen, kendi hayat tarzını da batı tüketim kalıplarına göre düzenliyordu.
Osmanlı devleti çok ağır şartlarda borçlanıyordu. Yüz lira borçlanıl-dığında devletin eline çoğu zaman otuzüç lira civarında para geçiyordu. Bu yüzden, 1854’ten 1874’e kadar yirmi sene içinde yapılan onbeş borçlanmada devlet 238.773.000 altın lira borçlandığı halde, eline ancak 127.120.000 lira geçmişti.1876’da ödemeler tamamen durdu. Osmanlı Devleti’nin ödeme gücünün tükenmesi neticesinde Düyun-ı Umumiye idaresi doğdu. (8 Aralık 1881) O zamana kadar ödenmeyen borç toplamının 219.938.559 lira olduğu tespit edildi. Hem devletin gücü, hem de, borçlanmaların ağır şartlarla yapılmış olması dikkate alınarak borçlar 12.305.045 altın liraya indirildi. Ödemelerle ilgili işleri yürütecek tahvil hamillerinin vekillerinden oluşan bir “Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Meclisi İdaresi” kuruldu.
Düyun-ı Umumiye İdaresi, daha başlangıçta, hem yabancı devletlerin, hem de Avrupa sermayesinin mümessili olarak kendini hissettirmeye başladı. Meclis azaları, aynı zamanda çeşitli yabancı şirketlerin men-faatlerin korumak için de faaliyetten geri kalmıyorlardı. Böylece Düyun-ı Umumiye, mali ve siyasi mekanizmayı yabancı ülkelerin tercihleri yönünde sevk etmek için iyi bir vasıta haline geldi.

Osmanlı Devleti’nin Tasfiyesi Düyun-ı Umumiye’nin Devamı
Milli mücadele sonrasında Lozan’a kadar Düyun-ı Umumiye konusunda kayda değer bir gelişme olmadı. Bu konu Lozan’da gündeme geldi. Türkiye’yi “kurtarmış” olan kadro, Osmanlı Devleti’nin her şeyini, bütün maddi ve manevi mirasını reddettiği halde, borçları konusunda aynı tavrı takınamadı. Çünkü, ödenmemesi halinde, artık itibarı kaybolacak olan Osmanlı Devleti, onun padişahı ve diğer müesseseleri değil, bizzat bürokrasi, yani aydınlardı. Batı karşısında itibar kaybeden bir bürokrasinin iç dayanağa da sahip olmadığından, dış dayanaksız kalması neticesinde çökmesi ya da fonksiyonunu kaybetmesi mümkündü.
Lozan’da Düyun-ı Umumiye konusunda şu neticelere varıldı:
  • Düyun-ı Umumiye elindeki devlet gelirlerinin kontrolü yeni hükümetin eline geçti.
  • Düyun-ı Umumiye Meclisi, Türkiye dışına çıkarıldı (içeride olması “kurtarıcıların çelişkilerini görünür hale getirebilirdi.)
  • Osmanlı borçları, imparatorluktan ayrılan ülkelere paylaştırıldı (bu da Osmanlı Devleti’nin parçalanmasının tasdiki mahiyetindeki fiili kabullerden biri olarak anlaşılmalıdır).
  • Taksitlerin ödeme şekli tespit edildi. Bu konudaki müzakereler 1928’de tamamlandı. 1928 anlaşmasına göre, borç karşılığı olarak İstanbul, Galata ve Haydarpaşa gümrüklerinden elde edilen gümrük resimleri ve bazı vergi faizleri gösterildi (demek ki rehin ve karşılık gösterme usulü cumhuriyetten sonra da devam etti).

Borç ödenmesi nisbeten bir düzene sokulduktan sonra, 1940’ta fonksiyonu kalmayan Düyun-ı Umumiye Meclisi’nin vazifesine son verildi. Bu minval üzere devam eden borç ödemelerinin son taksidi 25 Mayıs 1954’te yatırıldı (ilk borçlanmaların 100 tam yılının dolmasına üç ay kala). Böylece yeni bürokrasinin borçlanma tarihinde yüz yıllık devre sona eriyordu.

Cumhuriyet İdaresi ve “Hasta Adam”ın Borçları
Cumhuriyet idaresinde, bütün bozuklukların kaynağını Osmanlı döneminde, müesseselerinde aramak bir ideoloji haline gelmiştir. Bu cümleden olmak üzere, Osmanlı borçlanmaları da, bürokrasinin bu konudaki dahili yok sayılarak izah edilmiştir. Cumhuriyet ideolojisine göre, zalim, sefih, sefil Osmanlı padişahları yabancılara borçlanarak zevk ü sefalarını devam ettirmişler, böylece keyifleri uğruna memleketi yabancıların müdahalesine açmışlardır. Bu netice şunu çağrıştırır: Cumhuriyet idaresi, bütün kötülüklerden masun olduğu gibi, borçlanmadan, bünyevi hastalıklardan da müstağnidir.
Tarihin Tekerrürü
“Osmanlı borçları”nın son taksidinin 1954’te ödenmesi, borçlanma tarihinin tamamen sona erdiği manasına gelmez. Olsa olsa borçlanma tarihinin 1. asrının sonunu belirten bir hadise olabilir. Hatta denilebilir ki, borçlanma, yabancılaşmış bürokrasinin idarede müessiriyeti sürdükçe devam edecek bünyevi bir hastalıktır. Tek parti devrinin son yıllarında, borçların son taksidinin 1954’te ödenmeden 8 yıl önce, Türkiye Amerika’dan 500 milyon dolar borç istemiştir(13.4.1946). Böylece, Cumhuriyet devrinin tek parti döneminde başlayan yeni bir borçlanma tarihi söz konusudur.
Zamanla çağdaş “Hasta adamın” borcu, Osmanlı dönemini çoktan geride bırakmıştır. O raddeye gelmiştir ki, Merkez Bankası, borçların tespitini kendisi yapamadığından yabancı bir banka ile anlaşma yapmıştır. Bu bankaya, ifa edeceği vazife için 200.000 dolar ücret ödenecektir.

Hasta. Üstelik de borçlu.
İki yüz yıllık batılılaşma tarihimizin değişmeyen kaderi bu. İki yüz yıllık batılılaşma tarihimizin değişmeyen “kahraman”ı ise bürokrasi, “yeni” aydınlar…Bu “kahraman”geçen yüzyılda hangi ihanet çemberi içindeyse, bu yüzyılda da aynı çembere mahpus. Değişen kabuk. Değişen, efsanelerin adı: Liberalizm, hürriyet, adalet, müsavat, şimdi: Sosyalizm, özgürlük, barış vs.
Değişen isimler: Mustafa Reşit, Ali, Mahmud Nedim, Mithat…ve şimdi başkaları.
4. BÖLÜM
TÜRKİYE’DE DARBELER MÜDAHALELER ve SİYASİ SİSTEM
Türkiye’de askeri müdahalelerin görünür gerekçeleri yanında, siyasi sistemi dönüşüme uğratmaya yönelik düşüncelere de dayandığı söylenebilir. Gerek 1960 müdahalesi, gerekse 1980 müdahalesi sonrasında ortaya konulmak istenen siyasi yapı bu fikri destekleyen uygulamalar olarak dikkati çekmektedir. 1960 öncesinde iki partili bir sistemden söz etmek yanlış sayılmaz. Bu durumda iktidar partisine(Demokrat Parti) karşı bir tutumun tabii olarak muhalefet partisini (Cumhuriyet Halk Partisi)güçlendirmeye yönelik sonuçlar vermesi beklenmelidir.1960 darbesini yapan askerlerin kahir ekseriyeti DP’ye karşı çıkarken, kendi eğilimlerinin tabii temsilcisi CHP’nin güçleneceğini biliyorlardı.
1960 sonrasında kanunen DP adını taşıyan bir parti kurmak mümkün değildi ama, bu partinin oylarının en azından önemli bir kısmının CHP’ne akmayacağı da tahmin edilebiliyordu. İhtilalciler bu maksatla Yeni Türkiye Partisi (YTP)’ni kurdular. Ardından, emekli bir orgeneral (Ragıp Gümüşpala) başkanlığında Adalet Partisi(AP) kuruldu. Halk seçimlerde yönetimin sağ partisi yerine AP’ye daha fazla meyletti. AP, DP’nin devamcısı olarak iktidar oldu. Ancak AP, DP’yi tasfiye edenlerin kurduğu sistemi hiçbir zaman tasfiye sürecine sokamadı. 1960’larda basın ve bürokrasi mekanizması, aşırı sol eğilimleri gürbüzleştiren bir atmosfer oluşturmuştu. Ordunun 1970 sonrasında 12 Mart Muhtırası’yla bir taraftan bu mekanizmayı boşa çıkartan, öte yandan siyasi iktidarı saf dışı bırakan tutumu üzerinde dikkatle durmak gerekir. 1960’da siyasi iktidara karşı açıkça tavır koyan ordu, 1970 sonrasında başka şeylere de (aşırı sol eğilimlere) karşı tavır koymak durumunda kaldıysa, bunun dünya dengeleriyle alakalı olduğu düşünmek daha isabetli olacaktır. (ABD-SSCB dengeleri)
1980’in 12 Eylül’üne yaklaşıldığında sosyal demokrat CHP ile liberal AP tek başlarına iktidar olma güçlerini yitirmişlerdi. Öte yandan sokak savaşlarının boyutları her türlü kitlesel ümidi eritecek ölçülere varmıştı. Daha köktenci olana ve otorite tesis edebilene doğru bir eğilim kaçınılmaz olabilirdi. 12 Eylül, böyle bir eğilimin sona erdirilmesi için de gerekli görülmüş olabilir. Nihayet 12 Eylül anarşiyle birlikte siyaseti de durdurarak hükmünü icra etmeye başladı.