Aralık 2015

2006 YILINDA HAYATINI KAYBEDEN GAZETECİ-YAZAR HALİT ÇAPIN'IN 2 OCAK 1963 TARİHİNDE MİLLİYET GAZETESİ'NDE YAYINLANAN MAKALESİNİ AYNEN YAYINLIYORUZ. NEFİS BİR YILBAŞI HİKAYESİ.

İsa'nın doğumundan 1963 yıl sonra, önceki gece İstanbul'u bir kere daha çırılçıplak soydular. Bütün güzellikleriyle bütün çirkinliklerini bir bir gözler önüne serdiler. Bir tepsinin içerisinde oynattılar ve sonra, göbeğinde sabaha kadar içki içtiler.

İKİ HADİSE YANYANA

Gece saat sıfır ikide Beyoğlu'nda Cadde-i Kebir'de iki hadise yan yana yürüyorlardı. Birisi sarışın uzun boyluydu. Yağmur hafiften yağmaya başlamıştı. Elinde şemsiye taşıyordu. Diğeri esmer orta boyluydu. Şemsiyesi yoktu, yağmur üzerine yağıyordu.
Atlas Sineması'nın önünde iki hadiseden uzun boylusunun kalçaları üzerinde sarhoş bir el, şimdiye kadar aradıklarını bulmak istercesine dolaştı. Sonra o eli bir başkası takip etti. Bir şemsiye inip-kalktı ve sonra iki hadise bir takım başka olaylara gebe, yollarına devam ettiler. Kalçalarında üç günlük mor lekeler olduğu halde...

HALİMEYİ SAMANLIKTA BASTILAR

Bir bardağın içerisindeki viski, şımarık pozlarla yanındaki buz parçasını itti. "Git üşüyorum" dedi. İki parmak,  buz parçasını kaldırıp bir çöp kutusunun içine attılar. Buz ağlaya ağlaya eriyip gitti. Viski büyük gururla içerisinde çok büyük bir midedeki yerini aldı. Ağız geğirdi.

Smokinli bir adam, caz romantik bir parça çalarken, yanındaki kadının kolunu ıslak ıslak öptü. Kadın, "Şimdi olmaz nonoş" dedi. Smokinli adamın çıplak kolu öpmesinden dört saat önce, çıplak İstanbul'un aşağı kısımlarında smokinsiz bir adam aynı yatakta yattığı kadının kolunu sıktı. Her tarafı şarap kokuyordu. "Bu gece yılbaşı" dedi. Kadın, "Şimdi olmaz. Çocuklar..." diye konuştu.

SPOR SERGİ SARAYI

Spor Sergi Sarayı'nda en azından dört bin çift göz, tek bir göz olmuş orta yerde şarkı söyleyen bir kadını seyrediyordu. Kadının üzerinde sigara dumanından bir bulut peyda olmuştu. Kadın Zennube'yi söylüyordu. "Zennube, zennube, hayatım gel bana, gel güzelim..."

Ve binlerce el, gelmesi istenen Zennube'ye tempo tutuyordu. Sonra yaşlı bir kadın gençliğini, kendi zennubelik günlerini hatırlayıp kalkıyor, binlerce el ile birlikte şakır şakır göbek atıyordu. Aynı anda bir çocuk ağlıyor, diğer çocuk, "Haydi gidelim uykum geldi" diye yalvarıyordu.

KEMÂL DİYE BİRİ...

Soyadı tespit edilemeyen Kemâl diye biri. Tatari de titiri... Evet Kemâl diye biri... Eminönü'nde bir şarapçı meyhanesinde. Gerisi polis bülteninde:
"Malumat Eminönü... 31 Aralık gecesi Eminönü meydanında fazla miktarda alkol almış olduğu anlaşılan Kemâl isimli birisi etrafa saldırmaya başlamış ve delilik alametleri gösterdiğinden yakalanarak Bakırköy Akıl Hastanesi'ne sevk edilmiştir."

TAHAKKÜM

Hilton'da beylerden Ahmet Beyefendi. Bir şişe şampanya içti. Çıktı sokakta nara attı. Ahmet beye güldüler, koluna girip bir arabaya bindirdiler, evine gönderdiler. Kumkapı'da bîmekan takımından isminin başında hiçbir sıfat taşımayan Ahmet, beş bardak şarap içti. Sokakta nara attı. Kızdılar... Derdest ettiler. Bu Ahmet Beyefendi'nin, Ahmet'ten olan büyüklüğü değildi. Bu soyunu inkar eden şampanyanın soysuzluğuydu...

ALTI SAATLİK

Gece saat sıfır beşte bir sarhoş midesindeki yüz küsur lirayı bir elektrik direğinin dibine boşalttı. Biraz sonra bir köpek arka sol ayağını aynı direğe dayadı. Bir çocuk bir çöp tenekesini karıştırdı. Yağmur hızlandı. İstanbul yorgundu. Sabaha kadar sarhoş meclisinde hiç durmadan oynamıştı. Göbeğinde içkiler içilmişti. Hâlsiz kalmıştı. Kollarının arasındaki son sarhoşu da ittikten sonra geceye sarılıp uykuya daldı. İstanbul kısa bir süre için bir uyku uyuyacaktı. 1963 isimli yavru altıncı saatine basmıştı. Doğumun bitkinliği içerisinde idi. Yakında ağlamaya başlardı.

(Halit Çapın yukarıdaki yazısında 1963 yılı İstanbulu'nun toplum katmanlarını ince bir mizâhı dille hikâyeleştirmiş. Toplumun yılbaşını nasıl kutladığını, katmanlar arasındaki farklarla ortaya koyarken, bu katmanları yakından tanıdığı ortaya çıkıyor. Belki de 31 Aralık gecesi şehri dolaştı. Yazdığı olaylara bizzat kendi şahit oldu. Hayatta olsaydı sorma imkanımız olurdu. 
Bugün onun konumunda bulunan hangi gazeteci toplumu bu şekilde tasvir edebilir. Sırça köşklerde beş yıldızlı yılbaşı kutlamak yerine kaçı İstanbul'un çırılçıplak soyularak tepside oynatıldığına şahit olabilir.)









Bir dönem Gaziantepspor Başkanlığı yapan ünlü uyuşturucu baronu Halil Havar, Hollanda’da tutuklu bulunduğu Leeuwer'den Cezaevi’nden 19 Şubat 1991’de İtalyan mafyasının ünlü ailelerinden Trappaniler tarafından helikopterle kaçırılmıştı. 

İki yıl boyunca izini kaybettiren Havar, kırmızı bültenle arandığı sırada 1992 yılında Türkiye’de yakalandı.

Ancak savcılık tarafından serbest bırakılınca tekrar kayıplara karıştı. Adı 1993’te Lucky - S ve Kısmetim - 1 gemisinde ele geçirilen 13 ton uyuşturucunun sahiplerinden olduğu iddialarıyla tekrar gündeme geldi. Hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılan Havar, 1994’te tekrar yakalandı ve tutuklandı.

HAYATI FİLM OLDU

Hollanda’da tutuklu bulunduğu cezaevinden Sicilya mafyası tarafından kaçırılmasıyla tüm dünyaca tanınan Havar’ın yaşam öyküsü film ve dizilere de konu oldu.
Halil Havar’in hayatı Kurtlar Vadisi isimli diziye de konu oldu. Dizideki, Halo karakteri polis helikopteri ile cezaevinden kaçırıldı.

2008 YILINDA YEŞİLKÖY'DE YAKALANDI

Narkotik polisinin 2004 yılında düzenlediği bir operasyonla ilgili Halil Havar hakkında İstanbul Ağır Ceza mahkemesi tarafından hakkında kesinleşmiş cezası bulunduğu için gözaltına alındığı öğrenildi.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerinin 2004 yılında düzenlediği bir operasyonla ilgili Halil Havar hakkında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılmıştı. Yargılandığı davada 3.5 yıl hapis cezası alan Havar’ın cezası mahkeme tarafından 1 milyon 46 bin YTL’ye çevrildi. Bu parayı belirlenen yasal sürede ödemeyen Havar, kaçarak kayıplara karıştı. 

Hakkında giyabi tutuklama kararı çıkarılan Havar, Mayıs 2007 tarihinden itibaren de her yerde aranmaya başladı.


Havar, 2008 yılında Yeşilköy’de saklandığı bir evde polisin düzenlediği bir operasyonla yakalandı.

Ortadoğu'yu kan gölüne çeviren IŞİD birden bire peydah olan bir canavar gibi dehşetengiz katliamlarına devam ediyor.

İçlerinde paralı askerlerin bulunduğu aşikâr olmasına rağmen, örgüt içinde bulunan çeşitli millet ve dinlere mensup insanların böylesi bir dehşet potasında birleşmesi sadece "para" ile izah edilebilir mi? 

Dünyanın her yerinden CİHAD adı altında IŞİD'e katılımlar kadın-erkek devam ediyor.  Tüm dünya bu çılgınlık karşısında aklı tutulmuş ve evden kaçarak IŞİD'e katılan 17 yaşındaki kızları durduramıyor.

Nasıl oluyor da oluyor?

CIA'nın BASTIĞI  SAHTE KUR'AN-I KERİM

14 yıl öncesine dönelim. Dünyayı El-Kaide adlı örgüt titretiyordu. 11 Eylül sonrası İSLÂM terörle anılmaya başladıktan sonra, ABD şunu söylemişti: "Dünya artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak."
Tüm dünyada 'İslamcı terörist' avı başlatıldı. El-Kaide bahanesiyle ülkeler üşgal edildi. Oysa yıllar geçtikçe bir çok kaynak tarafından; El-Kaide ve lideri ÜSAME BİN LADİN'in CIA bağlantıları ortaya çıkarıldı. Böylece 11 Eylül'ün global bir KOMPLO olduğu gözler önüne serildi.

Tam da o yıllarda, dünya üzerinde CIA eksenli faaliyetler yaptığı bilinen Evanjelistler'e ait olan, Omega 2001 ve Wine Press adlı iki yayınevi kutsal kitap olduğunu ileri sürdükleri, Kur'an, İncil ve Tevrat karışımı THE TRUE FURQAN (Gerçek Furkan) adlı bir kitabı piyasaya sürer.

(Furkan kelimesi; iyiyi-kötüyü ayıran ve gerçekleri açıklayan anlamıyla, Kur'an-ı Kerim'in isimlerinden biri olarak kullanılıyor.)

THE TRUE FURQAN 366 sayfa ve 77 sureden oluşuyor. İngilizce ve Arapça olarak basılan kitap, Amazon.com'da 7.97 dolara satılırken, Arap ülkelerinde bedava dağıtılıyor.

MÜSLÜMAN ÖĞRENCİLERE OKUTTURULUYOR

Kuveyt'te yayımlanan haftalık "el-Furkan" ve Mısır'da yayımlanan haftalık "el-Usbu" gazeteleri konuyu manşetlerine taşıdılar. İki gazete tarafından "yeni şeytan ayetleri" olarak tanımlanan kitabın, Kuveyt başta olmak üzere, Körfez ülkelerindeki Hıristiyan misyonerler tarafından bedava dağıtıldığı kaydedildi. Kuveyt'te yayımlanan el-Furkan Gazetesi, kitabın Körfez ülkelerinde özellikle Müslüman öğrencilerin okuduğu yabancı okullarda okutulduğunu açıkladı.

Sahte Kur'an'a Ortadoğu'da yeterli tepki verilmediği gibi, resmi yetkililer de bununla alakalı araştırma başlatmıyor. Gerçek Furkan'ı semavi bir kitap olarak kabul eden ve onunla amel eden günümüzde kaç kişi olduğu tahmin edilemiyor. Bırakın tahmini bununla ilgili bir çalışma dahi yok. 

IŞİD içinde sahte Kur'an ile yetişen kaç militan var. Sahte Kur'an'ın IŞİD içindeki karşılığı nedir  bilinmiyor. Bilinen tek gerçek, IŞİD'in militanlarının tekbir getirip ellerinde Kur'an ile katliam yapmaları.

TEK VE BİR RUHÜL KUDÜS OLAN BABANIN ADIYLA...

Sahte Kur'an'daki sureler yine sahte bir besmele ile başlıyor:

"Bismi'l Eb el-Kelimetu'r Ruh el-İlahu'l Vahidu'l Uhed" - Tek ve bir ruhül kudüs olan babanın adıyla.

Kitaptaki bazı sureler şöyle: Fatiha suresi, Sevgi suresi, Mesih suresi, Barış suresi, Zina suresi, Kurban suresi, Evlilik suresi, Cennet suresi, Münafıklar suresi, Cizye suresi, İman suresi, Hak suresi, Kadın suresi, İncil suresi, Maide suresi, Peygamberler suresi.

SAHTE AYETLERDEN ÖRNEKLER

Gerçek Furkan - 3:15
"İsrailliler' e de ki, ' Beni size atalarınız İbrahim' in, İshak' ın, Yakup' un Tanrısı Yahve gönderdi.' Sonsuza dek adım bu olacak.  Kuşaklar boyunca böyle anılacağım.
(Bilindiği gibi YAHWEH tevratta adı geçen tanrıdır. Fakat Yahudiler Yahwe isminde bulunan sesli harfleri çıkarmışlar  "YHWH" kelimesine sonradan sesli harfler katarak, tanrı ismi olarak YAHWEH veya YEHOWAH kullanmaya başlamışlardır. Tevrat't  geçen orijinal isim bilinmemektedir.)

7:12
Kurnazlıkla,  şeytan iyi bilinen bazı kutsal yazılar ekledi. Yaşayan Tanrıya başkaldırmanız için kitabınıza şeytan ayetleri ekledi.  
(Salman Rüşti'nin Şeytan Ayetleri adlı kitabına atıf yapılıyor.)

54:2
Ayrıca "Kitabımız Tanrıdandır" diye de ilan ettin. Kesinlikle tarafımızdan esinlenmemiştir. Hiç bir adama emirler ve peygamberlik, kendini bize ortak yapacağı bir kitap verilmedi. O   "Bana itiat eden Tanrıya itiat eder" diye bir iddiada bulundu.  Böyle bir beyan Tanrı hakkında korkunç derecede çirkin bir küfürdür.
(Kur'an-ı Kerim'de Nuh, Suar, Zuhruf  ve Taha surelerinde Nuh, Hûd, Harun ve İsa  peygamberler halklarına, "Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin" demişlerdir.)

8:13
Aranızdan çıkan biri kendini peygamberlerimiz ve sözümüz ile eşit saydı, fakat ölüyü diriltmedi hatta sağırları ve cüzzamlıları iyileştirmedi, bir tek mucize bile gerçekleştiremedi. Çünkü peygamberimiz olmadığı için tarafımızdan ona mucize verilmedi.
(Hz. Muhammed'e İsa'ya verilen bu tür mucizeler verilmemiştir. Dolayısıyla Muhammed'in peygamber olmadığı konusunda iftira etılmaktadır.)








1920 yılına kadar NOEL BABA YEŞİL RENKLİYDİ.


Bugün kapitalizmin tüketim çılgınlığının en sağlam kalesi olan NOEL BABA, Demre'de yaşayan bir aziz olarak biliniyor. Ve mucizeleri olduğuna inanılıyor.

Hatta Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden Roma İmparatoru Konstantin ilk Hristiyan Konsili olan İznik Konsili'ne davet etti Noel Baba'yı (Saint Nikola). Yüzlerce yıl adına kiliseler (Aziz Nikola ismiyle günümüzde iki bine yakın kilise bulunuyor.) yapıldı. 

Demre'deki mezarından kemikleri İtalyan tüccarlar tarafına çalınarak, Avrupa'ya götürüldü. Burada görkemli bir kilise yapılarak kemiklerioraya gömüldü. Bu kilise Hristiyanlar için artık HAC yeriydi.
Hollanda´da "Sinter Klaas" deniyordu göçmenler tarafından ABD de kullanılmasıyla "Santa Klaus" evrilerek, ABD den dünyaya bu isimle yayıldı.

1920'de COCA COLA Noel Baba'yı KIRMIZI KIYAFETLE REKLAMmalzemesi olarak kullanınca, yüzlerce yıllık YEŞİL KIYAFETLİ Noel baba tarih oldu.

NOEL BABA VAKFI VE ERGENEKON

90'lı yıllarda NOEL BABA VAKFI tarafından NOEL BABA HAFTASIkutlamaları için Antalya-Kemer'e davet edilmiştim.
Davetliler listesinde kimler yoktu ki; Yunanistan'dan Ortodoks papazlar, Türkiye'den; 500. Yıl Vakfı  Koordinatörü Harry Ojalvo, Abdurrahman Dilipak, Prof. Niyazi Öktem, Prof. M. Ali Kılıçbay, Prof. İzzettin Doğan, Kazım Mirşan, Hamburg Başkonsolosumuz (adını hatırlayamadım), AB parlamentosundan bazı üyeler, Türkiye'den bazı iş adam-kadınları, bazı bakanlıklardan bürokratlar, yok yok.. 5 gün boyunca seminerler verildi. Demre'ye Noel Baba kilisesi ve boş mezarına ziyaretler yapıldı. Kilisede Ortodoks papazlar ayin yaptı. Falan, filan...
Ne o vakfı, ne de o etkinliği bir türlü çözememiştim.

Yıllar geçti, vakfın kurucusu ve başkanı Muammer Karabulut, Ergenekon kapsamında tutuklandı, 11 ay cezaevinde yattı. Mahkeme sonunda 10 yıllık bir ceza aldı.

NOEL BABA 'AYAZ ATA' MI?

ABD'de döner Yunan yemeği olarak tescillendi. Baklavayı yine Yunanlılar dünyaya sunuyor. Dünyada roketle ilk uçan insan Legari Hasan Çelebi, IV. Murad tarafından Kırım Hanı'nın yanına gönderilmiş. Kırım Hanlığı bugünkü Ukrayna sınırları içinde. Sovyetler ilk füze denemesini Kırım'da yaptı. Tarihte mikrobu bulan kişinin Pasteur olduğu söylense de, ilk defa hastalıkların küçük canlılardan dolayı olduğunu söyleyen kişi; Fatih'in hocası Akşemseddin'den başkası değil. Amerika kıtası henüz bilinmiyorken, Piri Reis kıtanın tüm detaylarını çizmiştir. Kaşif olarak Kristof Kolomb bilinir.
Aklıma ilk gelenleri sıraladım. Tarih boyu Türkler'in kendi değerlerine sahip çıkamadığını, yüzyıllar sonra bunların batı medeniyeti tarafından sahiplenildiğine dair onlarca, belki yüzlerce örnek sayılabilir.

Sadede geleyim.

Tüm dünyada NOEL BABA'nın artık Demre'de yaşadığı biliniyor ve kabul ediliyor olmasına rağmen KALIN ABALAR İÇİNDE REN GEYİKLERİYLE çocuklara, yoksullara hediyeler dağıtması mevzusunda kimseden çıt çıkmıyor. Akdeniz'in kıyısında Ren geyiklerinin çektiği kızağa binen bir noel babayı kimse benimsememesi gerekli. Yunusların çektiği bir su kayağına şortla binen Noel Baba çok daha sevimli. 

Demreli Hıristiyan bir derviş ren geyiklerini nereden bulmuş. AYAZ ATA'dan olabilir mi?

Belki de ondan ödünç almıştır.

AYAZ ATA-SOĞUK BABA Türk-Altay ve Ortaasya mitolojilerinin ortak kahramanıdır.  

Eski Türkler ilk soğukların ve ilk karın başlamasıyla kış bayramı kutlarlar. AYAZ ATA kış günlerinde yoksullara yiyecek getiren bir derviş, bir evliyadır. Ve REN GEYİKLERİYLE resmedilir.

YEŞİL kıyafetli olan Noel Baba'nın nasıl KIRMIZIya büründüğünü öğrendik. Şimdi ise REN GEYİKLERİNİN sırrı ortaya çıkmış oldu.

Ren geyiklerinin çektiği kızakla yoksullara yardım götüren AYAZ ATA. 
Ortaasya ve Türk mitolojilerinin ortak kahramanıdır.

NOEL Mİ NARTUDAN MI?

25 Aralık'ta kutlanan Noel/Christmas ne yıulbaşı ne de İsa'nın doğuşudur. 354 yılına kadar

1- İsa'nın beden alıp dünyaya gelişini, 
2- 8 günlük iken sünnetini, 
3- 40 günlük iken mabede sunuluşunu, 
4-12 yaşında din adamlarıyla konuşmasını, 
5- 30 yaşında vaftizci Yahya tarafından vaftizini, 

6 Ocak günü bir arada ve tek bir günde kutlarlardı. 

354 yılında alınan kararla 'İsa'nın beden alıp dünyaya gelişinin kutlamasını' 25 Aralık gününe alındı. Ancak bukarar sadece batı kiliselerinde uygulanmaya başladı. Doğu Kiliseleri bugün bile 6 Ocak'taki EPİPHANY adlı kutlamaları sürdürmektedir. 

 Ortaasya'da Türkler 22 Aralık'ta gecelerin kısalıp, gündüzlerin uzamaya başlamasıyla “Güneş geceyi yendi” denilerek NARTUDAN adlı bayramı kutlamışlardır. 
“Nar= Güneş Dugan, Tugan=Doğan” anlamında yani Doğan Güneş anlamına gelir.

Türkler'in yeryüzünün tam ortasında kabul ettiği HAYAT AĞACI diye adlandırdıkları AKÇAM AĞACI süslenir bunun etrafında şarkılar söylenerek, 10 günlük bir kutlama yapılırdı.










Taksim Meydanı'ndan Galatasaray'a doğru ilerlerken sol tarafta Bahçeli Hamam Sokak  vardır. Sokağa girince tam karşıda neon ışıklı HAMAM yazılı bir tabela görürsünüz. İçeri girdiğinizde üst katta sizi gerçekten bir hamam karşılar. Ama ne hamam; sadece kubbeleri kalmış ve kubbelerin etrafına masalar serpiştirilmiş. Şaşırız kalırsınız.

450 yıl öncesinden için için ağlayarak size bakan kubbelerin dekor olarak yapıldığını sanmanız büyük olasıdır.

Nereden çıkmıştır bu kubbeler? Neden bir eğlence mekanının içindeki alanı daraltmaktadır? Tarihi eser ise, bu şekilde kullanılması doğru mudur?

Doğrusu kafaları çekerken kimsenin bu sorulara takıldığını pek sanmıyorum.

**********
Mimar Sinan denen dünya tarihinin en büyük yapı üstadının gidip Beyoğlu'nda bir hamam yapası gelir. Kesme taştan İstanbul'un tek bahçeli hamamını yaptığında Bahçeli Hamam'ın hikayesi başlamış olur.
Buradaki hamamın Mimar Sinan'ın eseri olmadığını söyleyenler de vardır. Lakin hamamın ismi dahi kayıtlarda olmadığı için mimarı hakkında kimse kesin bir kanıya sahip değildir.
"Nasıl olur da kayıtlarda olmaz?" diyeceksiniz.

Şimdi onu anlatacağım.

Çok daha eskiye gitmek isterdim. Sınırlı bilgiyle maalesef mümkün değil.

Hamamın üzerine ne zaman bina yapıldığını ne yazık ki öğrenemedim.

Binanın Garanti Bankası'na ait dönemden başlayacağız. Bina bankaya ait olduğu dönemde. Kubbelerin olduğu kısma bir duvar çekilmiş ve bu duvar tüm kubbeleri saklamış. Banka binadan ayrıldıktan sonra, Akademi İstanbul adlı özel bir okula tahsis edilmiş.

Okul yetkilileri alan açmak için duvarı yıkınca tarih ortaya çıkmış.

Anıtlar Genel Müdürlüğü'ne başvuran yetkililer, tarihi eserlerin bulunduğu envanterde hamama rastlayamamışlar. Tahminler tarihi hamamın envanter kayıtlarından silindiğine yönelik.
Akademi İstanbul bu kubbelerin üzerine cam bir zemin oturtarak ve kubbeleri ışıklandırarak, en azından hamamın elde kalan kısmının sergilenmesini sağlamış.

**********

Hamamın makus talihi tam değişti denirken, 2000'li yılların başında Akademi İstanbul  kapanmış. İki katlı bina bir süre boş kaldıktan sonra, eğlence kompleksi olarak hizmete açılmış. 450 senelik hamamın kubbeleri arasında içkinizi keyifle yudumlayabilirsiniz.






KEMÂL KAPLAN
12 Ocak 2015

İstanbul işgal edilince Rum ekalliyet, Ayasofya'nın kiliseye çevrilmesi için İngiliz işgal kuvvetlerine girişimlerde bulunmaya başladı.
Halk arasında Ayasofya için haç ve çanlar üretilmeye başlandığı, Ayasofya'nın kiliseye çevrileceği haberleri dilden dile yayılıyordu.

Ayasofya sadece Ortodoks Rumları'nın değil, İngiliz, Rus ve tabii Yunanistan'ın da üzerinde hak iddia ettiği bir yüce mabed idi. İngiltere'de bile Ayafosya'nın kiliseye çevrilmesi meselesi, günlerce tartışıldı.  Bir türlü işin içinden çıkılamıyordu. Kilise olursa, Ortodoks mabedi olarak hizmet görecek, İngiliz politikalarından ziyade Yunan veya Ruslar'a hizmet etmesi söz konusu olacaktı.

İngiliz Başbakanı  Lloyd George Lordlar Kamarası'nda yaptığı konuşmada, sultanın İstanbul'dan gönderileceğini, Müslüman nüfusun İstanbul'u terk edeceğini ve Ayasofya kubbesine haç konulacağını söylemişti.

 İngilizler kendi içlerinde görüş ayrılığına düşmüştü. Bir kısmı kilise olmasını istiyordu. Kiliseyi savunanlar arasında; İstanbul'da Müslüman tebaa yaşadıkça bunun mümkün olamayacağını düşünenler vardı. Diğer taraftan Arnold Toynbee isimli bir dışişleri görevlisi, Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi tezini ortaya atmıştı.

Rum Ortodoks Patrik vekili  Dorotius, İngiltere Başbakanı Llyod George'a yazdığı mektupta İstanbul'un anavatan Yunanistan'a bağlanmasını istemektedir. Ayrıca, İstanbul'da Müslümanlar aleyhine olacak herhangi bir gelişme karşısında İngiliz sömürgesi olan Hindistan'da da Müslümanlar'ın ayaklanacağını, Hindistan'daki İngiliz sömürge valisi resmi yazışmalarda dile getirmektedir. İngilizler bu gelişmeler karşısında İstanbul ve Ayasofya için bir karar verememektedir.

Öte yandan tarihçi-yazar İsmail Çolak’ın 'Son Osmanlı Vahdeddin' adlı kitabında  Vahdettin'in kendi korumalarını Ayasofya'da konumlandırdığını yazmıştır. Ayasofya bahçesindeki 700 kişilik  Türk birliği meydana gelebilecek bir tecavüzü önlemek amacıyla müteyakkız haldeydi. İngiliz işgal birlikleri Ayasofya önünden defalarca geçmesine rağmen, içeri girme eğiliminde bulunmamışlar, herhangi bir çatışma yaşanmamıştı.

Tarihçi Cemal Kutay'ın yayınladığı Tarih Konuşuyor adlı derginin Ağustos 1964 sayılı nüshasında, şunları yazmıştır.
"İşte yabancı bayrakların Beyoğlu caddelerinde dalgalandığı o acı günlerde Ayasofya Camii üzerinde ihtiraslar kabarmış, minarelerine çan ve kubbesine haç hazırlayanlar olduğu duyulmuştu. Ayasofya Camii'ne karşı herhangi bir tecavüz silahla karşılanacaktır. Üstün kuvvetlerle hücum karşısında mukavemet kırılacak olursa minarelerine çan ve kubbesine haç takmalarına fırsat vermeden Ayasofya Camii dinamitle berhava edilecektir... Bu azimli ve kat'i kararı karşısında Ayasofya'ya göz dikenler yılmış ve bu tasavvurlarından tamamen sarfınazar etmişlerdir."

Karakol Örgütü kurucusu Kurmay Albay Kara Vasıf  Bey, örgütün Üsküdar Grubu Başkanı Yenibahçeli Şükrü Bey'i Ayasofya'yı düşmana teslim etmek yerine havaya uçurma emrini verir. Şükrü Bey bu yönde hazırlıklarını tamamlar. Ayasofya'nın çeşitli yerlerine dinamitler döşenir. Ancak beklendiği gibi olmaz. Herhangi bir düşman kuvveti Ayasofya'ya saldırmaz.

KAHRAMANLAR HAİN, HAİNLER KAHRAMAN MI?

Bırakın Osmanlı Tarihi'ni şunun şurasında 90 yıllık Cumhuriyet tarihimizi doğru öğrenmekten bîçare olduğumuz için, kimilerine göre, 'kahramanların hain' yazıldığı bir tarihi öğrenmişiz bugüne kadar.
Yakın tarihimizde ülkenin bağımsızlığı için canınını dişine takan yüzlerce isimsiz kahramanın yanında isimleri unutulmuş/unutturulmuş isimler de çokça. İşte Ayasofya'ya çan dikilmesi yerine onu yerle bir edecek kişi ŞÜKRÜ Bey bunlardan biri.

 Karagümrük'te Kafkas asıllı bir ailenin evladı olarak doğan ve Yenibahçeli olarak anılan Şükrü'nün bir de ağabeyi vardır: Yenibahçeli NAİL Bey.

Yenibahçeli Kardeşler Milli Mücadelede önemli çalışmaları olmuş, vatan müdafaasında en önde yer almışlardır. İttihatçı kökenli ve Enver Paşa'nın adamları olarak bilinmeleri sonraki yaşamlarını zora sokmuştur.

Bugünkü tarihçilerin 'muhalif temizleme' operasyonu olarak değerlendirdikleri İzmir Suikastı'nda iki kardeş yargılanır, ağabey Nail idam edilir.

Atatürk bir gün Park Otel'de karşılaştığı Nail Bey'in oğlu, Nadir Nail'e şunları söyler: "Baban benim yakın silah arkadaşımdı, çok severdim onu. İzmir suikastına karıştı diyerek iftira atan ve astıran İsmet’tir."

Nadir Nail, ünlü işadamı NAİL KEÇİLİ'nin babasıdır. Keçili Yenibahçeli Nail Bey'in torunudur. Nadir Nail CHP hükümeti döneminde çok zorluk çekmesine rağmen, (Menderes'in yakın arkadaşı) DP iktidarında devlet ihaleleriyle büyük zenginlik sağlamıştır. Devlet 27 Mayıs'ta bu zenginliğe el koyduktan kısa bir süre sonra Nadir Nail intihar eder. Nail Keçili henüz çocuk yaşlardadır.


Küçük Nail zenginlik içindeki yaşamından sonra annesiyle üvey babasının evine taşınır. Onu artık zor günler beklemektedir. Yaz tatillerinde çalışır.  Sonrasında Türkiye'nin en büyük reklam şirketinin sahibi, siyasi  ilişkileri ve iş hayatıyla her zaman tartışma konusu olmuş NAİL KEÇİLİ olarak karşımıza çıkar.

Celal Bayar,  Nadir Nail Keçili,  Adnan Menderes, GS Kulübü başkanı Ulvi Yenal, İstanbul Valisi Kemal Aygün