Ocak 2015

Kız Kulesiİstanbul’un simgelerinden harika bir görsel şölene sahip bu muhteşem tarihi yapı hakkında sizlere bilgi vermeye çalışacağım.İstanbul Boğazı girişinde inşa edilmiş gözetleme kulesi,deniz feneri amaçlı kullanılmıştır. Elbette günümüze kadar gelebilmesi için birtakım bakım,onarım ve restorasyon işlemlerine maruz kalmıştır. Lokanta ve balkonuyla İstanbulda da halka arz edilmektedir. Aşkların, sevdanın bir sembolü olarak belirtilen Kız Kulesi filmlere ve birçok hikayeye edebiyatın birçok alanına adını yazdırmayı başarmıştır.
Tarihte birçok efsaneye de yer vermiştir bu tarihi yapı, en çok bilineni ile başlamak istiyorum. Kehanete göre krala kızının 18’ine bastığında bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Bunun üzerine kral denizin orta yerine bu kuleyi inşa ederek çaresizce kızını buraya kapatır.  Hatta ve hatta yılan tehlikesine karşı birçok önlem alınır. Bir gün Kral’ın kızı hastalanır, ateşlenir ve yataklara düşer bunun üzerine tüm hekimler seferber olur ancak çare bulunamaz en sonunda bir hekim Kral’ın kızını iyilerştirir ve Kral o günü bayram ilan eder kutlamalar, törenler ardı arkası kesilmez.
Kız KulesiKuleye gönderilen üzüm sepeti hesaba katılmamıştır bu sepetin içinde küçük bir yılan vardır ve Kral’ın kızını sokar ve söylenenler çıkmış Kral’ın kızı ölmüştür. Kral kızına ayasofya’nın üzerinde bir tabut yaptırmıştır ve rivayete göre yılanın kızı hala rahatsız ettiği söylenmektedir.
M.Ö 341 yılına dayanmaktadır bu mimari yapılanmanın başlangıcı ilk olarak gümrük kontrol noktası olarak kullanılmıştır daha sonraları birçok kişiye ev sahipliği yapan bu yapılanma Osmanlı döneminde savunma kalesi olarak kullanılırken 1453’ten sonra birçok gösteri ve şölenlere de eşlik etmiştir. Osmanlı döneminin çöküş döneminde savunma rahata kavuştuğu dönemlerde ise eğlence ve gösteri amaçlı kullanılan bu kulenin bir efsanesi ise kaybeden aşıklardır.
kiz kulesiHero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkı anlatılır bu efsanede,Hero Afrodit’in rahibelerindendir ve aşka tövbelidir.Uzun zaman sonra Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleyi terk eder ve orada Leandros ile karşılaşır. Bu iki genç birbirine aşık olur ve gizli gizli buluşurlar ve görüşürler. Yağmurlu bir kış gününde yüzerek sevdiğine ulaşmaya çalışan Leandros serin sulara gömülerek hayatını kaybeder bunun üzerine Hero’da Kızkulesinden atlayarak acısını sona erdirir. Bu hikaye ile birlikte Kız Kulesi kavuşamayanların uğrak yeri olarak bilinir.
Halil İnalcık dünyaca ünlü tarihçilerimizdendir. Kökeni baba tarafından Kırım Türklerine dayanır. 26 Mayıs 1916 yılında İstanbul’da doğmuştur. 1924 yılında ailesiyle Ankara’ya yerleşmiş ve ilköğretimi burada tamamlamıştır. Lise öğrenime yatılı Sivas Öğretmen Okulu’nda başlayan İnalcık, 1932 yılında nakledildiği Balıkesir Necatibey Öğretmen Okulu’ndan 1935 yılında mezun olmuştur. Halil İnalcık, liseyi bitirdikten sonra tarih tezini bilimsel temellere dayandırmak için Atatürk tarafından kurulan Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi sınavlarına girer. Bu sınavı birincilikle kazanarak bu fakültede eğitim almayı hak eden kırk öğrenci arasında yer alır. Fakültede Nazi Almanya’sından kaçan ünlü profesörlerle Fuad Köprülü, Şemseddin Günaltay, Muzaffer Göker ve Yusuf Hikmet Bayur gibi önemli isimlerden ders alır. Bu durum Halil İnalcık’ın tarih bilgisinin sağlam temeller üzerine oturmasını sağlamıştır. 1972 yılına kadar Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi’nde Osmanlı ve Avrupa Tarihi dersleri verir. Aynı yıl “Osmanlı Tarihi Üniversite Profesörü” olarak davet edildiği Şikago Üniversitesi Tarih Bölümü’nden 1986 yılında emekli olur. Halil İnalcık 1993 yılından itibaren Bilkent Üniversitesi’nde verdiği tarih dersleri ile geleceğin tarihçilerini yetiştirmektedir. Halil İnalcık’ın dört uzmanla birlikte hazırladığı Osmanlı tarihinin medeni yüzünü dünyaya tanıtan “The Economic and Social History of Ottoman Empire” adlı eseri bugün dünya üniversitelerinde el kitabı haline gelmiştir. Bu durum Halil İnalcık’ın uluslararsı alanda referans alınan bir bilim adamı olduğunu gösterir. Türkiye’de ve dünyada tarih alanında saygın bir yere sahip olan Halil İnalcık, birçok ödül ve fahri doktora unvanları almıştır. 1986’da Amerikan Akademisi’ne, 1993’te British Akademi’ye üye seçilerek uluslararası alanda seçkin bir yer alması ve UNESCO’nun çıkarmayı tasarladığı Dünya Tarihi adlı kitapta görev alması onun tarihçiliğine olan uluslararası saygının göstergelerindendir. İlkokul dördüncü sınıfa kadar eski yazı ile okuması eski belgeleri okumasında yardımcı olmuştur. Bunun yanında İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilmesinin  iyi bir tarihçi olmasında etkisi büyüktür. Bu özellikleri tarihi kaynakları araştırmasına ve eserlerini yabancı dillerde yayımlamasına olanak sağlamaktadır. Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi’ne girdiğinde Sinoloji (Çin’i konu edinen bilim) okumayı düşünen Halil İnalcık daha sonra tarihimizin en önemli döneminin Osmanlı Tarihi olduğunu görür. Osmanlı arşivlerinde milyonlarca belge olması onu heyecanlandırır. Doğru ve tarafsız tarih yazımı konusundaki hassaslığı ile tanınan İnalcık, kendisi için en önemli uğraşının bilimsel araştırmacılık olduğunu belirtir. “Tanzimat ve Bulgar Meselesi” adlı doktora tezi ile Bulgar tarihine yaptığı katkılardan dolayı Bulgarlar tarafından takdir edilmesi bu özelliğine güzel bir örnek olarak gösterilebilir. Tarihçilik anlayışını Fransız Annales (Anal) ekolu doğrultusunda tanımlamıştır.   Halil İnalcık’a göre tarihi araştırmalar yapılırken, • Bilimsel araştırmacılığa önem verilmelidir. • Tarihi gerçekler belgelere dayandırılarak, çarpıtmadan ve abartılara kaçmadan yani tarafsız olarak yazıya geçirilmelidir. • Araştırma yapılacak dönemin diline (Örneğin Osmanlı tarihi için Osmanlıca’ya)  hakim olunmalıdır. • Geçmişte yayınlanan eserler incelenmelidir. • Batı tarihçiliği yakından izlenmelidir.   Halil İnalcık, • Doğru, tarafsız ve araştırmacı tarih yaklaşımını benimsediği • Türk tarihçiliğini modern tarihçilik düzeyine çıkardığı • Çeşitli milletlerin (Bulgarlar, Arnavutlar gb.) tarihi geçmişlerine katkıda bulunduğu • Devletlerin tarihini ortaya çıkarmaktan ziyade halkın tarihini, halkın geçmişte nasıl yaşadığını, sosyal hayatını, ekonomisini, gündelik yaşantısını ve bunları belirleyen şartları ortaya çıkarmaya çabaladığı için uluslararası alanda önemli bir tarihçi olarak kabul edilmiştir.



KEMÂL KAPLAN
29 Ocak 2015

İkisiyle de hayatlarının son yıllarında tanıştım. Filmlere konu olan DEVRİM otomobillerinin hikayesini onların ağzından dinledim. Biri ömrünü Türk Sanayisine adamış, ilk UÇAK MOTORUNU yapan, vatansever ŞÜKRÜ ER(1923-2012), diğeri 1930'lu yıllarda devlet bursu ile ABD'ye gönderilen ve darbe dönemlerinin vazgeçilmez SANAYİ BAKANI, TÜSİAD kurucusu ve ilk başkanlarından ŞAHAP KOCATOPÇU(1916-2012). (Bir dönem Şahap Kocatopçu Ergenekon Örgütünün 1 numarası olarak gösterilmişti. Kocatopçu Ergenekon Örgütünün stratejik bağlantıları içinde olduğu söylenen Marmara Grubu Vakfı'nın uzun süre onursal başkanlığını yapmıştır. Vakfın günümüzdeki onursal başkanı Jak Kamhi'dir.)

1960 darbesi sonucu iş başına gelen askeri hükümetin başında bulunan Cemâl Gürsel, 1961 yılında yüzde yüz yerli otomobil yapılması için talimat verir. Binbir zorlukla 130 günde Türk mühendisleri 4 adet otomobil yapmayı başarır. Otomobillerden ikisi 29 Ekim törenlerine katılmak için Ankara'ya gönderilir. Cemal Gürsel DEVRİM adı verilen otomobillerden birine binerek, TBMM'ye gelirken, araç durur bir daha da çalışmaz. Devrim Projesi başarısızlıkla sonuçlanmış, seri üretime hiçbir zaman geçilmemiştir.

Yakın tarihe kadar bilinen gerçek buydu. Bilinmeyen veya az bilinen bir başka gerçeği de iki tarafın kahramanlarından dinleme fırsatı buldum.

Yıl: 2005. Türk sanayinin duayenlerini araştırırken, işin emektârlarından Şükrü Er adını duymuştum. Türkiye'de ilk benzinli motoru üreten çeşitli kamu kurumlarında üst düzey yöneticilik yapmış, motor yüksek mühendisi Şükrü Er, aynı zamanda Devrim Otomobilleri Projesi'nde yer alan vatansever bir şahsiyet. Kendisine ulaştım, ilerlemiş yaşına rağmen benimle görüşmeye razı oldu. Yer: Metal Sanayicileri Sendikası binası Ankara.

Şükrü Er yaşamının mihenk noktalarını, Türk sanayinin nereden nereye geldiğini anlatırken, söz Devrim'e geldi: "Projede yer alan mühendislerden biriyim. Devlet Demiryolları'nın Eskişehir fabrikasında bir alan bize tahsis edilmişti. Ankara ve Sivas fabrikaları da bize destek veriyordu. İnsan üstü bir performansla dört ayda dört otomobil ürettik. Bu dört otomobil için üç tipte, on adet de motor ürettik. Dünyada görülmemiş şey... Bir kısmı mühendislerden oluşan 30 kadar personel alınlarının akıyla projeyi bitirdi.İki tanesi 29 ekim için Ankara'ya gönderildi. İlk orada halkın karşısına çıkacaktı. Araçlardan birine yakıt konmamış. Gürsel bu araca bindi araç durunca tüm basın, buraya hücum etti. Arkadan gelen ikinci araç paşayı alıp meclise gitti. Lakin kimse bundan söz etmedi. Biz çalışmaları sürdürürken, gazetelerde günlerce aleyhte yazı çıkmıştı. "Türkler otomobil üretemez" diye kampanya başlattılar adeta. O dönem sanayi bakanı olan Şahap Kocatopçu projeyi şiddetli kınayanların başında geliyor. Onunla daha sonra da çok kavgalarımız olmuştur. Bürokrasi içinde aleyhte bir lobi oluşturulmuştur. Devrim'in üretilmeme sebebi başarısızlık değil, tamamıyla siyasidir ve ABD baskısı vardır arkasında. Amerika'dan çok sayıda yetkili gelip temaslarda bulunmuştur. Araca benzin konmaması veya depodan benzinin boşaltılması ise resmen sabotajdır. Zamanın hükümeti yabancı destekli bu lobiye direnememiştir. Bu araçlar biri halen Eskişehir'de. Olayların üzerinden 30 yıl geçtikten sonra, gidip gördüm ve içine girip çalıştırdım. Hiçbir sorun yoktu"

Şükrü Er'in anlattıkları içimi sızlatmış Türk milletine yapılan bu haksızlığı hazm edememiştim doğrusu.
Görüşmemizin üzerinden aylar geçti. Kendisini önceden tanıdığım Şahap Kocatopçu'yu evinde ziyarete gittim. 89 yaşındaydı ve sağlığı oldukça iyiydi.

Kocatopçu da Türk sanayisine büyük emekler vermiş, iki kez-darbe dönemlerinde (1960 ve 1980) -sanayi bakanı olarak görev yapmış, TÜSİAD kurucularından ve ilk başkanlarından, 26 yıl Şişe Cam genel müdürlüğü yapmış, 90 yaşına ulaşmış bir zat-ı muhterem. 1930'lu yılların sonunda yüksek öğrenim için devlet bursuyla, önce Belçika'ya II. Dünya Savaşı başlayınca ABD'ye gönderilmiş.

Okul yılları, Türk sanayisi... Mevzu uzuyor, bir türlü Devrim konusu açılmıyordu. Bir ara söze girdim: "Efendim Devrim'den bahseder misiniz. Siz o dönem Sanayi..." "bakanıydınız" dememe fırsat vermeden, yaşından beklenmeyecek bir hiddetle, "Bana ondan bahsetme" diyerek cümleyi bitirmeme fırsat vermedi. Sonra sakinleşti, duruldu, ben şaşkınlığımı üzerimden atamadan anlatmaya başladı: "O zaman Şişe Cam genel müdürüyüm. Gürsel Paşa emretti, sanayi bakanı olarak göreve başladım. Birgün beni huzuruna çağırdı. Yerli otomobil üretmenin olasılıklarını sordu. Bunun mümkün olmadığını söyledim. Aradan bir süre geçti. Projeyi başlatacaklarını söylediler. Ben şiddetle karşı çıktım. Üretim mümkün olsa bile, rantabl olamazdı. 60'lı yıllarda ülkede kaç araç vardı ki, seri üretime geçilse, o kadar aracı alacak potansiyel müşteri yoktu."

Şahap Kocatopçu DEVRİM otomobillerinin önündeki en büyük engeldi.

Cemâl Gürsel kararlıdır. Kocatopçu engel olamayınca istifa eder.

Aklıma 1929 yılında kurulan ve ihracat şartı getirilen Ford'un Tophane'deki ilk montaj fabrikası geldi (satamazsan ihraç edebilirdin). Ardından Devrim'den sadece 5 yıl sonra Koç ve Ford ortaklığıyla kurulan fabrika aklıma geldi. Türk milletine YERLİ OTOMOBİL diye ANADOL'u yutturmuşlardı.  18 yıl boyunca üretilen Anadol  satış sıkıntısı çekmemişti! (87 bin adet satıldı)

O dönemde iç talep 3 - 5 bin adet olarak bilinirken, ilk çıkacak Anadol için 76 bin kişi başvurmuştu. Ancak Anadol yılda 8 bin adetlik üretilebildi. 1.5 yıl kadar sıra beklemek  gerekiyordu.

40'lı yıllarda başlayan ABD yardımı, özellikle motorlu taşıtlar alanında artmıştı. Hibe olarak askeri kamyon, cip,  yedek parça veriliyordu. Yerli araç üretilmesine ABD en büyük engeldi.

DEVRİM i durduran ABD 5 yıl sonra kendi firması FORD ile Türkiye'de otomobil üretimine yeşil ışık yakacaktı.


TÜRK DESTANLARI
İlk Türk Destanları
1.Altay - Yakut
Yaradılış Destanı
2.Sakalar Dönemi
a.Alp Er Tunga Destanı
b.Şu Destanı
3.Hun Dönemi
Oğuz Kağan Destanı
4.Köktürk Dönemi
a.Bozkurt Destanı
b.Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi
a.Türeyiş Destanı
b.Göç Destanı

İslamiyet’in Kabulünden Sonraki Türk Destanları 


1.Karahanlı Dönemi
Satuk Buğra Han Destanı
2.Kazak-Kırgız Kültür Dairesi
Manas
3.Türk-Moğol Kültür Dairesi
Cengiz-name
4.Tatar-Kırım
Timur ve Edige Destanları
5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri
a.Seyid Battal Gazi Destanı
b.Danişmend Gazi Destanı
c.Köroğlu Destanı
YARADILIŞ DESTANI
Altaylardan Verbitskiy'in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen'e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :
Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım
Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım
Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım

Su içinde yaşayan Ak Ana, su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen'e şöyle dedi :

Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren:
De ki hep," yaptım oldu " başka bir şey söyleme.
Hele yaratır iken,"yaptım olmadı" deme.
Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen'in kulağından bu buyruk hiç gitmedi. insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı: " Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz." Tanrı Ülgen yere bakarak: " Yaratılsın yer!", göğe bakarak "Yaratılsın Gök!". Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandışire'ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya deymeyen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş. Dünya altı günde yaratılmıştı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmıştı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşten başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü "insanoğlu bu olsun, insana olsun baba." dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana "Erlik" adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik'in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.
Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik'in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi. Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere'yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı.
Yakut'lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay Yardılış Destanı’nın yakın varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl'da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.

ALP ER TUNGA DESTANI
Sakalar dönemine ait Alp Er Tunga ve Şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya'daki bütün Türk boylarını birleştirerek hakimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye ve Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga'nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği İranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev 'in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile İranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem İranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot'ta Madyes, İran ve İslam kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır. 
ALP ER TUNGA
Orhun Yazıtlarında "Dokuz Oğuzlar" arasında "Er Tunga" adına yapılan "yuğ" merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan "Bezegelik" mabedinin duvarında da Alp Er Tunga'nın kanlı resmi bulunmaktadır. "Divan ü Lügat-it Türk" ün yazarı Kaşgarlı Mahmud'a ve " Kutadgu Bilig" yazarı Yusuf Has Hacip'e göre "Alp Er Tunga" İran destanı "Şehname" deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı "Efrasiyab"dır. Divan ü Lûgat-it Türk'de Turan hükümdarlığının merkezi olarak "Kaşgar" şehri gösterilmektedir. İslamiyet’i kabul etmiş olan Karahanlı Devleti hükümdarları da kendilerinin "Efrasyap" sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur Devleti’nin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu yazmaktadır. Şecere-i Terakime'ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasından sonra iletişim kurmak imkanı bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk grup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir. Tarihçi Mesudi de M.S. 7. yüzyılın başındaki Kök Türk hakanının "Efrasyab" soyundan olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle "Tunga Alp" le ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir. Alp Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tespit edilmiştir:
Alp Er Tunga öldü mü
Dünya sahipsiz kaldı mı
Korkak öcünü aldı mı
Şimdi yürek yırtılır

Felek yarar gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beğlerbeyini kaptı
Kaçsa nasıl kurtulur

Erler kurt gibi uludular
Hıçkırıp yaka yırttılar
Acı seslerle bağırdılar
Ağlamaktan gözleri kapandı

Beğler atlarını yordular
Kaygı onları durdurdu
Benizleri yüzleri sarardı
Safran sürülmüş gibi oldular
Kutadgu Bilig'de "Alp Er Tunga" hakkında şu bilgi verilmektedir: " Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zaten alemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. İranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hakim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lazımdır. İranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir. Kitapta olmasa onu kim tanırdı."Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi İran destanı Şehname'de tespit edilmiştir. Şehname'nin başlıca konularından biri İran - Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap'tır. Şehname'deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:
"Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine İran'a harp açtı. İki ordu Dihistan'da karşılaştılar. Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, İranlıları yendi. İran padişahı Efrasyap'a esir düştü. İran'ın ilk intikamını o zaman İran'a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına rağmen İran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab İran'ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. İran'ın yetiştirdiği en büyük kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab'ın üzerine yürüdü. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. İran tahtında bulunan Keykavus, hem oğlu Siyavuş'u hem de Zal oğlu Rüstem'i darılttı. Siyavuş Efrasyap'a sığındı. Siyavuş'un Turan'da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi Piran'ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev'in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan'da hükümdarlık etti. İranlılar Siyavuş'un oğlu Keyhusrev'i kaçırarak İran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem'le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev'in adamları tarafından öldürüldü. Şehname'de Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er Tunga'nın İran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak İran Turan savaşlarında İran hükümdarları sürekli değişmiş 140 yıl yaşadığı rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap'ın başarısız olmadığını gösterir.
ŞU DESTANI
Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı İskender, İran'ı ve Türkistan'ı istila etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı Şu idi. Bu destan Türklerin İskender'le mücadelelerini ve geriye çekilmelerini anlatmaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebep açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmut Divan ü Lügat-it Türk'te İskender'den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir. Destanın tespit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: İskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan'da hükümdar Şu isminde bir gençti. İskender'in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu. Bu sebeple de İskender'le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. İskender'in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar.
su-destani
Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: "Erler İskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer, o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç" dediler. Bekle, eğlen, dur anlamına gelen "Kalaç" bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. İskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk'e benziyor anlamında " Türk maned " dedi. Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de İskender'in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar Şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak İskender'in öncülerini bozguna uğrattılar. Sonra İskender ile Şu barıştılar. İskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar Şu da Balasagun'a dönerek bugün Şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hala sürmektedir.
Bu destana göre İskender Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. İskender Türkistan’da mukavemetle karşılaşmamış bu sebeple de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler İskender'in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.
HUN - OĞUZ DESTANI
oguz-kagan-destani
Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete'nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII. ile XVI. yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve İslamiyet’ten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşideddin'in Camiüt-Tevarih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı İslami varyantların ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebu'l-Gazi Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.
Oğuz Kağan Destanı’nın İslamiyet öncesi rivayeti: 

Ay Kağan'ın yüzü gök, ağzı ateş, gözleri ela, saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et, çorba ve şarap istedi. Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı, beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz'un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı. Günlerden bir gün bu gergedanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz'un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın bağırsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti. Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu. Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz'un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.
Oğuz Kağan büyük bir toy (şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Çeşit çeşit yemekler, şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler. Toydan sonra beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:
Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Dana deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan
Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi: " Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm". Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan'a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağan’ı dinlemezdi. Oğuz Kağan'ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağan’a doğru yürüdü. Kırk gün sonra Buz Dağ'ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: " Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim." dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu. Urum Han’ın ordusu ile Oğuz Kağan’ın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Han’ın hanlığını ve halkını aldı. Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek İtil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan'ın beylerinden Uluğ Ordu Bey İtil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz'un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey'e "Kıpçak" adını verdi. Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan'ın çok sevdiği alaca atı Buz dağa kaçtı. Oğuz Kağan’ın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: "Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun." dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağan’a boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağan’ı yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurtla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir gün Oğuz Kağan’ın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.
KÖKTÜRK DESTANI
Köktürklerle ilgili tespit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tespit edilen varyant "Bozkurt", Ebu'l-Gazi Bahadır Han tarafından tespit edilen varyant Şecere-i Türk'te ise "Ergenekon" adıyla verilmiştir.
ERGENEKON DESTANI
gokturk bayragiMoğol ilinde Oğuz Han soyundan İl Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı. İlhan'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. İlhan’ın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han'ın küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar. Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar verdiler. Yabani koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağda dar bir geçide vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar sular, pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyve ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri anlamında "Ergene" kelimesiyle "dik" anlamındaki "Kon" kelimesini birleştirerek "Ergenekon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılar ki Ergenekon'a sığamadılar. Atalarının buraya geldiği geçidin yeri unutulmuştu. Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler. Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı. İlhan'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar. Egenekon’dan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir kıpkırmızı olunca önce hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döverler. Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak hala kutlanmaktadır.
UYGUR DESTANLARI
Uygurlara ait Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tespit edilmiştir. Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem İran kaynaklarında bulunmaktadır.
TÜREYİŞ DESTANI
Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeple ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.
GÖÇ DESTANI
Uygurların yurdunda "Hulin" isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilAhi bir ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilAhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigin’i bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler, prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu. Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.
Yaratılış, Alp Er Tunga, Şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen "Dede Korkut Hikayeleri"nin Hun-Oğuz Destan dairesinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut Hikayeleri bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asya’da gerek Anadolu, Balkanlar ve Orta Doğu’da, Türkler farklı siyasi birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve gruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu'da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek yaşatılmaktadır.
İslamiyet’in kabulünden sonraki Türk destanları
Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda İslamiyet’i resmen devlet dini olarak kabul etmiştir. İslamiyet’ten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın İslamiyet’i kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir:
SATUK BUĞRA HAN DESTANI
satuk-bugra-han
Hz. Muhammed kanatlı atı Burak'ın sırtında göklere yükseldiği "Mirac Gecesinde" gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail'e bunun kim olduğunu sorar.
Cebrail :
"Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan'da sizin dininizi yayacak olan bu ruh "Abdülkerim Satuk Buğra Han" adını alacaktır. " Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra her gün İslamiyet’i Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz. Muhammed'in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silahlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra Han ve arkadaşları selam verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Han’ın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce Müslüman olacağını söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Han’ı, annesi: "Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz." diyerek ölümden kurtarır.
Satuk Buğra Han 12 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır. Satuk Buğra Han'ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi ona Müslüman olmasını öğütler ve İslamiyet’i anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından İslamiyet’i kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı, Müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han'ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk ülkeleri onun idaresinde İslamiyet’i kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü Müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkıbelere göre Satuk Buğra Han'ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış bu sebeple Kaşgar'a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.
MANAS DESTANI
Kırgız Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dairesi içinde bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI. ile XII. yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı Manas da, Oğuz Kağan destanının İslami rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi İslamiyet’i yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle olmakla beraber Manas destanında İslamiyet öncesi Türk kültür, inanç ve kabullerinin tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları 400.000 mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dairesinin kültür belgeseli niteliğindedir.
CENGİZ - NAME
Orta Asya'da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiz-name Moğol hükümdarı Cengiz'in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili olarak Cengiz'in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya'da yaşayan Türkler özellikle de Başkurd, Kazak ve Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-name'de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve hikaye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı'nın çocuğu olarak doğar. Cengiz-name, Moğol Hanlarının destani tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesi’nin değerli yazarı Ebu'l Gazi Bahadır Han, "Şecere-i Türk" adlı eserinde "Cengiz-name"nin 17 varyantını tespit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın, Orta Asya'daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri, Cengiz'i İslam kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı İslam düşmanı olarak göstermeleri ve tarihi olaylar onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadolu’ya saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat'ın önce Hülagu daha sonra Timurlenk tarafından yakılıp yıkılması, Timurlenk'in Yıldırım Bayezid ile sebepsiz savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz'in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine sebep olmuştur. Cengiz-name batıda yaşayan Türklerin hafıza ve gönüllerinde yer almamıştır. "Cengiz-name"nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da "Dastan-ı Nesl-i Cengiz Han"dır.
EDİGE
Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığı’nın XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır'a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır'ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820 yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivayeti tespit edilmiştir
Osmanlı sahasında destandan hikayeye geçişte ara türler olarak da nitelendirilen çok tanınmış ve bir çok Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha sınırlı alanlarda tespit edilen Danişmendname, Battalname gibi ilgi çekici örnekler de bulunmaktadır.
BATTAL - NAME
Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gazi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşçısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevilerin Hıristiyanlarla yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal Arapça kahraman demektir, Battal Gazi, Arap kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin Müslüman olmalarından sonra Battal Gazi destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve anlatım geleneği içine alınmıştır. XII. ve XIII. yüzyıllarda Battal-name adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikayeci aşıkların repertuarlarında da yer almıştır. Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve cömerttir. Müslümanlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. "Aşkar Devzade" isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve Türklerin X.-XX. yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak İslam kültür dairesinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya'da yaşayan Türk gruplar arasına da yayılarak Türk kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır.
DANİŞMEND - NAME
Anadolu’nun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, XII. yüzyılda sözlü olarak şekillenen XIII. yüzyılda yazıya geçirilen İslami Türk destanlarındandır. Danişmend-name'de hikaye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu metni destan adıyla anılmakla ve bazı destani niteliklere de sahip olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu'dan derlenen örnekleri daha çok halk hikayesi geleneğine yakındır. Anadolu'da hikayeci aşıklar tarafından 24 kol halinde anlatılan hikayesinin özeti kısaca şöyledir:
KÖROĞLU DESTANI 
Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf'a: " Çok hünerli ve değerli bir at bul ." emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis Yusuf'un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali'ye verdiği talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü bir at haline
koroglu destani
gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik, şairlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel'e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silah icat edilince mertlik bozuldu demiş kırklara karışmıştır.
Çeşitli dönemlere ve farklı siyasi birlikler sahip Türk grupları arasında tespit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan parçaları Türk dünyasının ortak tarihi dönem hatıralarını aksettiren ilk edebi ürünler olarak da önem ve değer taşırlar.
Arama: Türk Destanları ve Kısa Hikayeleri, türk destanları nelerdir, türk destanları hakkında kısa bilgi, destan hikayeleri, destan özetleri, göktürk oğuz islamiyet destanları, köroğlu destanı hikayesi özeti
etkili ders calisma teknikleri
1. Tarih Dersi Hakkındaki Temel Hatalar
  • Tarihin bir ezber dersi olduğu
  • Tarihin basit hikayelerden oluştuğu ve son bir ayda halledilebileceği
  • Tarih dersinin çok sıkıcı olduğu
  • Ezberi kuvvetli olmayanın tarih sorularını yapamayacağı
  • Tarihe sürekli çalışmama rağmen testlerde başarılı olamıyorum şeklindeki şikayetleri
  • Tarihe çalışmama rağmen olayları karıştırıyor veya unutuyorum sızlanmalar
UYARI: Hocanıza derste anlamadığınız yerler hakkında soru sormaya çekinmeyiniz. Unutmayınız ki bilgiye ulaşmanın yolu sorulardan geçer.
Öncelikle, yukarıdaki bakış açısına sahipsek bunları bir tarafa atalım. Bunlar klasik öğrenci sızlanma ve bahaneleridir. Şimdi bu durumu nasıl aşacağımızı görelim.
2. Tarih Dersine Çalışılırken Dikkat Edilecek Noktalar
  • Öncelikle dersi derste öğrenme mantığıyla hareket ederek, sınıfta hocayı dinleme ve anlamadığınız yerler olduğunda anında sorular sorarak bilginizi pekiştirmeye çalışmalısınız.
  • Derste anlatılan konular, eve gidildiğinde öğrenilinceye kadar tekrarlanmalıdır.
  • Bundan sonra, konuyla ilgili en az yüz test sorusu çözülmelidir.
  • Derse çalışılırken ve test çözerken kafanıza takılan problemler tespit edilerek dersin öğretmenine sorulmalıdır.
  • Derslere çalışılırken, yardımcı kaynaklardan da yararlanmalıdır. Özellikle tarih atlaslarından yararlanmalı, derslere haritanın eşliğinde çalışılmalıdır.

    Not: Sizin için en büyük yardımcı kaynak öğretmeniniz olmalıdır. Öğretmeninizi değerlendirmesini öğrenmelisiniz.
  • Gerekirse, yazarak da çalışılabilinir. Buna göre; konunun özetini kendi ifadelerinizle çıkarabilirsizin.
  • En iyi metod öğreterek öğrenmedir. Bunu kendinizde de uygulayabilirsiniz. Üniversite sınavlarına hazırlanan bir arkadaşınızla birlikte derslere çalışmalı, konuları sırayla birbirinize anlatmalı, birbirinizin eksikleri anında tamamlamalı ve sorular sormalısınız.
  • Konuları kuru bir ezberleme mantığı ile değil olayların neden ve sonuçları, ayrıca daha önceki olaylarla olan bağlantıları göz önüne alarak çalışmalısınız.
  • Ders çalışırken önemli yerleri altı çizilmeli, hatta gerekirse özeti çıkarılmalıdır. Konu bittiğinde bu önemli noktalara bir daha çalışılmalıdır.
  • Derslere önceden hazırlıklı gelmeli ve öğretmeninizin anlattığı, özellikle üzerinde önemli durduğu konuları not etmelisiniz.

B) TEST ÇÖZMEDE İPUÇLAR

Test Çözmede Dikkat Edilecek Noktalar
  • Evde kendi kendinize test çözerken nelere dikkat edeceksiniz?
    kolay tes cozme
    • Soruları dikkatle okumalı ve yaptığınız hataları kendiniz bulmalı, neden hata yaptığınızı siz tespit etmelisiniz.
    • Hatalarınız bilgi eksiklikten kaynaklanıyorsa, o konuyu iyice öğrenmelisiniz.
    • Hatalarız dikkatsizlikten kaynaklanıyorsa, örneğin, olumsuz soruları olumlu algılıyorsanız, bu büyük bir tehlike olduğundan soruları daha dikkatli okumalısınız.
    • Hatalarınız, yanlış mantık yürütmelerden ve yorumdan kaynaklanıyorsa, olayların püf noktalarını ve yorumlarını iyice düşünmeli ve eğer işin içinden çıkamıyorsanız, hocanızdan yardım istemelisiniz.
    • Hatalarınız, sürekli aynı tür soru tekniklerinden kaynaklanıyorsa bu soru teknikleri üzerinde iyice düşünmeli gerekirse hocanızdan yardım istemelisiniz.
    • Ayrıca, zaman tutarak test çözmelisiniz. 20 soruyu kaç dakikada çözebiliyorsunuz? Örneğin 20 soruyu 15 dakikada çözebiliyor musunuz? 15 dakikada kaç tanesini çözüyor ve kaç yanlışınız çıkıyor? Sürekli çalışarak daha az zamanda daha çok soru çözme ve daha az hata yapmaya çalışmalısınız. Unutmayınız ki gireceğiniz imtihanda zamanla yarışacaksınız.
  • Test çözmede dikkat edilecek diğer noktalar
    • Soruların olumlu veya olumsuz olup olmadığına dikkat edilmeli
    • Soru dikkatli okunmalı ve ne istediği iyi anlaşılmalı
    • Soru okunurken, ip ucu olabilecek noktaların altı çizilmelidir. Bu alışkanlık, bazı önemli ip uçlarını kaçırmamanızı sağlayacaktır.
    • Paragraf türü sorulara yönelirken, soru kökü önce okunmalıdır. Yani paragrafta neleri aramanız gerektiğini bilmelisiniz.
    • Testlerde eleme metodunu da kullanabilirsiniz. Bildiğiniz soruları eleyerek doğruya ulaşabilirsiniz.
  • Sınavda dikkate edeceğiniz noktalar
    • Sizi zorlayan ve uğraşacağınızı hissettiğiniz soruları sonraya bırakarak bildiğiniz sorulara yönelin. Bu size zaman kazandıracaktır. Çünkü, belki üzerinde düşündüğünüz bu soruyu hiç çözemeyecek ve zamanınızın çoğunu alacaktır.
    • Sorularınızı bitirdiğinizde kesinlikle kontrol etmeden sınavdan çıkmayın. Ayrıca, cevap kağıdınızı herhangi bir kaydırma durumuyla karşılaşmaması için tekrar tekrar kontrol edin.
    • Soruları kesinlikle yarım yamalak okuyarak çözmeyiniz. Yani bu çok kolay demeyiniz. Belki de düşündüğünüz şeyleri değil farklı bazı noktalar istenmektedir.
    • Kesinlikle ilk seçeneğe bakıp da onun doğru olduğunu düşündüğünüzde diğerlerini okumamazlık etmeyiniz. Belki de cevap diğer seçeneklerdedir. Veya daha kuvvetli bir seçenek bulunmaktadır.
    • ÖSS imtihanında bilgiye dayalı yorum soruları gelirken, ÖYS’de tamamen bilgiye dayalı sorular gelmektedir. ÖSS’de öğrencinin yorum ve mantık yürütme gücü sınanırken, ÖYS’de konu hakkındaki bilgisi ve konuya olan hakimiyeti ölçülmektedir. 
sinav-kazanan-inek-karikaturu
C) ÜNİVERSİTE SINAVLARINDAKİ TARİH SORU ÇEŞİT VE TEKNİKLERİ

4. Tarih Test Tekniği
Bu bölümde üniversite imtihanında en çok kullanılan tarih testlerindeki soru tekniği ve bunları çözümünde dikkate edeceğiniz noktalar anlatılacaktır.
Üniversite sınavında genellikle testlerde sıkça kullanılan ifadeler şunlardır.
a) Paragraf soruları
Paragraf sorularının çözümünde iki metod kullanılır.
1. Sadece paragraftaki bilgiler dikkate alınarak soruyu çözme
2. Paragraftaki bilgiler dikkate alınarak ve konu ile ilgili diğer bilgileri de kullanılarak soruyu çözme
Not: Paragraf soruları da olumlu ve olumsuz şeklinde olabilmektedir.
Paragraf sorularında; yukarıda tek bir paragraf şeklinde olabileceği gibi, iki veya daha fazla paragraf şeklinde de olabilir. Bu paragrafların ortak sonuçları veya bu paragraflardan hangisine ulaşılamayacağı gibi sorular yöneltilebilir.
UYARI: Paragraf soruları genellikle şu ifadelerle başlar. Buna göre, bu parçaya göre, bu davranış, bu bölge gibi ifadeler. Bu cümleler, bir önceki bilgileri paragraf konumuna sokmaktadır.
b) Durum, Hüküm-Yargı, Yargı-Durum
Durum: Durum sorularında, önce bir paragraf verilir. Bu paragrafta bazı durumlar, olaylar anlatılır. Öğrenciden bu durumun yol açtığı sonuçlar veya bu durumun doğal sonucu sorulmaktadır. Bu tür sorularda da olumlu veya olumsuzluklar istenebilmektedir.

Hüküm-Yargı: Bu tür sorular bir nevi önerme türüdür. Önce olayla ilgili bir hüküm ve bu hükümle ilgili bir durum gösterilmekte ve hüküm ile yargı arasındaki bağlantı, çelişki veya ortak nokta sorulmaktadır.
Örnek:
Osmanlı Anayasasının Hükmü:
Osmanlı Mebusan Meclisi’ni açma ve kapatma yetkisi padişaha aittir.
Durum: Seçimle gelen üyelerden oluşan son Osmanlı Mebusan Meclisi’ni İngilizler basmış, bazı milletvekillerini tutuklamış, tutuklanamayanlardan bir kısmı Anadolu’da yeni açılan TBMM’ye katılmıştır.
Yukarıda verilen durumun Osmanlı Anayasasının hükmüyle bağdaşmayan yönü aşağıdakilerden hangisidir?
1997 ÖYS
Çözüm:

Osmanlı Anayasasıyla, mevcut durum arasındaki çelişki sorulmaktadır. Anayasaya göre meclisi açma ve kapatma yetkisi padişaha ait olduğu halde, İngilizler meclisi kapatmışlardır. Yani doğru cevaba seçeneklere bakmadan kendiliğinden ulaşmış olduk. Burada Anayasa ile çelişen meclisin padişah tarafından değil, İngilizler tarafından kapatılmasıdır. Cevap olarak verilen seçeneğe bakalım.

“İngilizlerin, Osmanlı Mebuslar Meclisi’ni çalışmaz hale getirmesi”

Yargı-Durum: Önce genel bir yargı verilmektedir. Bu yargının yol açtığı durum gösterilmekte ve bu ikisinin yol açtığı doğal sonuç veya bu iki durumun uzantısı sorulmaktadır.

Örnek:
Yargı: Dil ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir.

Yukarıda verilen yargı ile durum arasında ilişki kurulduğunda, aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?
1997 ÖYS
Çözüm:

Seçeneklere bakmadan, bu iki durumun sonucunun ne olabileceğini kendimiz tesbit edelim. Dil; ulusal duygunun gelişmesinde bir etken ve Türkiye Cumhuriyeti de bir ulusal devlet olduğunda, Türk ulusal duygunun gelişmesinde, Türk dili de bir etkendir. Yargısına ulaşabiliriz.
Şimdi cevap olarak verilen seçeneğe bakalım.
“Türk dilinin siyasi rejimin gelişmesinde temel öğelerden biri olduğuna”
Görüldüğü gibi, sadece iki olayın bizi ulaştırabileceği sonucu düşündüğümüzde kendiliğinden doğru cevaba ulaşabiliriz.
c) Kronoloji
Kronoloji sorularında olayların tarihleri sorulmaktadır. Bunlar da kendi aralarında bir çok bölümlere ayrılmaktadır.
  • Seçeneklerde bazı olaylar verilerek bunlardan hangilerinin önce veya gelmektedir.
  • Not: Kronoloji sorularını çözebilmenin tek yolu olayların tarihini bilmektir. Fakat bazen bilinen bir iki tarih ile de sonuca ulaşılabilir.
d) Nerede
Nerede soruları; olayların geçtiği yerleri sormaktadır. Bu tür sorulara karşı uyanık olabilmek için konulara çalışırken, olayların geçtiği bölgelere de dikkate edilmelidir.
e) En iyi, fazla, en fazla, en, az, en az, en önemli, daha, daha fazla, asıl, temel
Bu tür sorularda genellikle seçeneklerin tümü de doğrudur. Burada istenen seçenekler içerisinde olayın asıl nedeni veya “en az” gibi sorularda ise, olayın olmasına en az katkıda bulunan seçenek sorulmaktadır.
f) Hangisi
Genellikle isim, yer ve olayların adları sorulduğunda bu ifade kullanılmaktadır.
g) İlk, Son
Testlerde en çok kullanılan soru ifadesidir. Özellikle ÖSYM açısından tarihteki ilk ve sonlar önemlidir. Bunlara yönelik yoğun olarak soru gelmektedir. Bu bağlamda, öğrencilerin ilk ve son olaylara dikkat etmeleri gerekmektedir.
h) Nedenidir, sonucudur, amacıdır
Neden-Sonuç; Sebep-Sonuç: Neden-sonuç, veya sebep-sonuç ilişkisi, tarih açısından önemlidir. Çünkü olaylar arasında sebep ve sonuç açısından bir bağlantı vardır. Bu bağlantıyı ölçmeye yönelik sorular da gelmektedir. Amaçtan kasıt da olayın nedenini öğrenmektir. Yani nedensellikle aynı anlamı ifade etmektedir.
Neden ve sonuç ilişkilerinde Türkçe’deki zaman ilişkisi kullanılabilir. Sonuç; her zaman kronolojik olarak nedenden sonra olacağı için olayların kronolojik zamanları göz önünde bulundurulmalıdır.
ı) Değildir, yoktur, olamaz, imkansız, -me, -ma
Bu ifadeler, olumsuzluk içermektedir. Olumsuz ifadeler, öğrencilerin en çok dikkatinden kaçan soru turudur. Ayrıca, olamaz, imkansız gibi sözlerde seçenekler arasında en uzak olanın istenmekte olduğu görülmektedir.
i) Ortak, farklı, benzer
Seçenekte verilen olayların ortak, farklı veya benzer yönleri sorulmaktadır. Bu tür sorular genellikle iki veya daha fazla paragraf veya maddelerden oluşmakta, bunlar arasındaki ortak, farklı veya benzer yönleri istenmektedir. Bu tür sorularda parçadaki bilgiler dikkate alınmalıdır.
j) Siyasi, sosyal, askeri, dini, kültürel, ekonomik
Soruda bazı olaylar anlatılmakta ve bunların siyasi, sosyal, kültürle, dini, ekonomik ve askeri yönü sorulmaktadır. Bu tür soruları cevaplayabilmek için hangi ifadelerin hangi alana girdiği iyi bilinmelidir.
k) Yukarıdaki, aşağıdaki
Yukarıdaki: Sorularda en çok kullanılan ifadeler bunlardır. Bu ifadeler, kendilerinden bir önceki cümlenin paragraf olduğunu göstermektedir. Bu ifadelerle başladığına göre, seçenekler paragraflar dikkate alınarak çözülmelidir.
Aşağıdaki: Bu ifade ile başlayan sorular genellikle bilgiye dayanılmaktadır.
l) Karşılaştırma
İki veya daha fazla paragraf karşılaştırılarak bunların ortak, benzer veya farklı, ayrılan yönleri sorulmaktadır.
m) Maddeli sorular
Bazı sorularda maddeler halinde önce sıralanmakta ve bu maddelerin ulaştırdığı ortak nokta, ayrılan yönler, farkları, farklı olanları gibi noktalar sorulmaktadır.
n) Yorum
Bazı sorularda da yorumlar verilmekte ve bu yorumu en iyi açıklayan seçenekler sorulmaktadır. Veya, bazı seçenekler verilmekte (özellikle anlaşma maddeler, kongreler, anayasa maddeleri gibi) bunlardan hangi yoruma ulaşıldığı sorulmaktadır.
Sevgili Gençler;
Tarihe çalışırken bunun zor bir iş olmayıp, bir hikaye okurmuş gibi zevk almaya çalışmalı ve sıkılmamalısınız. Unutmayınız ki insan severek yaptığı her işte başarılı olur.
Hepinizde başarılar diler, Allah’ın size yardımcı olmasını temenni ederim.

Kaynak: http://orhannaydinn.tr.gg/
Arama: Etkili ders çalışma yöntemleri nelerdir?, tarih dersi soru tarzları, sınava hazırlıkta yapılacaklar, tarihe nasıl çalışılır, tarih dersi soruları
Soy ağacı nasıl çıkarılır diye merak edenler ve ailesinin soy ağacını çıkarmak isteenler için hazırlanmış bu yazı size çok yardımcı olacaktır.
Toplumda tarihin ve tarihsel şahsiyetlerin popüler hale gelmesi,   globalleşmeyle beraber bireyselliğin  ön plana çıkması, soyuna alaka duyan ve bu konularda araştırmalar yapmak isteyenlerin sayısını gün geçtikçe artırıyor. Özellikle insanlar ekonomik bakımdan rahatladıkça böyle romantik uğraşlara yönelmeye fırsat buluyorlar. Fransa, Almanya ve Rusya’da adım başı şecereleriyle övünerek, soyluluk iddiasında bulunan birine rastlanıyor ki bunlar nezaket ve kültürleriyle “entel” muamelesi görüp, çevresinin ilgi odağı oluyorlar.
Ezelden beri Avrupa ve Amerika’da çok revaç bulan geneoloji çalışmaları son zamanlarda ülkemizde de ilgi uyandırmaya başladı. Peki, Türkiye’de soy araştırması nasıl yapılır, şecere nasıl çıkartılır?
Şecere Arapça ağaç anlamına gelir. Bu günkü kullanımla soyağacı demektir. Kişinin soy cetvelini, silsilesini bir ağaç şeklinde gösterir. Bir sonraki kuşaklar bir öncekilerin dalı ve meyvesi sayıldığından bu ismi almıştır. Soy araştırmacısı bu ağacı resmederken bu günden başlayarak ulaşabildiği kadar geriye doğru gider, zamanla yeni bulgularla eklemeler yapar ve ağaç şekillenmeye başlar.
Türkiye’de Soyağacı
Ne yazık ki Türk toplumunda nesep tutma, soy ağacı yazma geleneği yok denecek gibidir. Bunun en önemli sebebi doğu toplumlarında yazılı değil sözlü geleneğin hâkim olmasıdır. Diğer yandan imparatorluk çökerken oluşan kaos da böyle lükslere de imkan bırakmamıştır. Ayrıca göçler, savaşlar ve salgın hastalıklar da nesiller arası kopukluklara sebep olmuş kültürel aktarımı kesintiye uğratmıştır. Mamafih Osmanlı toplumunda kişinin nesebine değil ahlak ve kültürüne önem verilmesi de bu neviden adetleri 2. hatta 3. plana atmıştır.
Kemal Karpat’a göre imparatorluğun çöküşü ile Anadolu’ya göç eden Türk ve Müslüman nüfus 9 milyon civarındadır, J.McCarthy ise bu rakamı 7 milyon olarak verir. Böylesine büyük bir hareketlilik ve göç’ün yaşandığı coğrafyada muhacirlerin şecerelerini tutabilmesi ise pek de kolay değildir.
Her şey bir yana 1928’den önce kayıtlar eski harflerle tutulduğundan araştırma yapacak kişinin mutlaka Osmanlıca bilmesi yahut bilen birisinin refakatinde çalışmasını yürütmesi gerekmektedir.
Soy ağacı çıkarmak ilk bakışta faydasız ya da zaman kaybı gibi görünse de araştırmacılığı arttırmak, okuma ve bilgi edinme kabiliyetini geliştirmek, kültürel ve soysal yanı arttırmak ve akrabalarla yakın münasebet kurmak gibi daha pek çok faydası vardır.
Özel Arşiv Kaynakları
1-      Ailenin Yaşlıları
Soy ağacı çıkarmak isteyen araştırmanın yapacağı ilk iş ailenin yaşlılarıyla konuşmak bunların anlattıklarını kayda almaktır. Eskiden erkeklerden ziyade kadınlar daha konuşkan ve meraklı olduklarından bilhassa yaşlı kadınlarda “yakası açılmadık” çok kıymetli bilgiler olabilir. Yaşlıların anlatacağı şeyler bazen çok önemli ipuçları vereceği gibi fakat bazen de piri fâni olmuş veya zihinleri bulanmış olduklarından hadiseleri karıştırabilirler.
Ayrıca yaşlılar genelde hissi davranarak olayları ve kişileri istedikleri gibi anlatırlar. Bu sebeple aynı kişiyi uzun zaman aralıklarıyla tekrar konuşturmalı ifadelerin çelişkili olup olmadığına bakmalıdır. Yakın geçmişte yaşanan harp,  göç gibi felaketler sebebiyle bir nesil baba ve dedelerini tanımadan büyümüş ve kuşaklar arasında kültürel aktarım çok noksan kalmıştır. Dolayısıyla ihtiyarların verdiği bilgileri başka yerlerden de teyit etmedikçe şüpheyle bakmak gerekir.
Yaşlıların kullandıkları takvim tabirlerini de iyi anlamak lazımdır. Tarihlemeler genellikle o zaman meydana gelen meşhur hadiselere göre yapılmaktadır. Mesela; “Babam,  Yemen askeri giderken ölmüş” (1905 ), “seferberlikte doğmuşum “(1914), “muhacirlikte evlenmişler” (1916), “Yunan giderken ben doğmuşum” (1922),  “dedem öldüğünde ben oturuyormuşum” (6 aylık), Anadolu da kullanılan; “filanca geldiğinde filanca danaları otlatıyormuş” (6-7 yaşında ki ancak bu yaşta bir çocuk danaları otlatabilir) gibi tabileri iyi anlamak lazımdır.
İhtiyarlarca aylar da farklı şekilde isimlendirilmektedir. Anadolu’da Karakış (Aralık), Zemherir (Ocak), Gücük (Şubat),  Avril (Nisan), Kiraz ayı (Mayıs veya Haziran) , Orak ayı (Temmuz), Harman ayı (Ağustos),  Avare ayı (Ekim), Koç ayı (Kasım)’dır.
Her yerin iklim ve ziraat özelliklerine göre ayların ismi ve başlangıcı değişir. Tütüne göre, fındığa göre, buğdaya göre,  incire göre, pancara göre aylar tayin edilir. Yaylaya çıkış, yayladan dönüş, bağ bozumu hep böyle tarihlerdir. Tarihleri tespit ederken, bu gibi hadiseler hakkında bölgeye göre bilgi sahibi birini bulunmak gerekir.

Şirketi Hayriye Hisse Senedi (Sehime)
Memur çocuklarının doğumu genel olarak nüfus kayıtlarına doğru yazılmıştır. Bir de Cumhuriyetin ilk yıllarında ailelerin 5. çocukları günü gününe kayıt edilmişlerdir. Zira 1950’ye kadar devam eden yol vergisi için önemli miktar tutan 6-7 liralık vergiyi vermek veya her sene 15 gün yol inşasında amelelik yapmak mecburiydi. Fakat nüfusu artırma çabaları ile 5 çocuğu olanlar bundan muaf tutuluyorlardı. Bu sebeple kişiler mükellefiyetten düşmek için 5. çocukları doğar doğmaz bunları nüfusa kayıt ettirirlerdi.
2-      Aile Arşivi
Soy ağacı çıkarmada ailenin özel arşivi de çok önemlidir. Bu arşivde aileyle alakalı tapular, mektuplar, diplomalar, senetler, hatıratlar, günlükler, arkası tarihli – yazılı kartpostallar veya fotoğraflar yahut bu çeşit evraklar bulunabilir. Her biri ailenin soy ağacını çıkarmada birer ipucu niteliğindedir. Ancak Türkiye’de yakın zamanda yaşanan büyük göçler, uzun savaşlar, salgınlar ve afetler sebebiyle pek çok ailenin arşivi olmadığı gibi olanlarda harap durumdadır.
3-      Mezar Taşları ve Kitabeler
Soy ağacı çıkarırken müracaat edilmesi gereken en önemli kaynaklardan birisi de mezar taşlarıdır. Bunlardan dedelerin isimleri, vefat tarihleri hatta eski mezar taşlarından meslekleri ve meşreplerini öğrenmek mümkündür. Bunun için sabrederek, mezarlıklar arasından saatlerce hatta günlerce dolaşmak gerekebilir.
Ancak 1930’larda başlayan asri mezarlık furyası ile Anadolu’nun muhtelif yerlerinde çoğu şehirler içindeki mezarlıklar kaldırılarak iskâna açılmış yahut üzerine park yapılmıştır. Bunların taşları ya toprağa gömülmüş ya da kanalizasyon veya kaldırım taşı olarak kullanılmış, öğütülerek çakıl yapılmış nihayet mezarcılar tarafından kazınarak yeni taş olarak satılmıştır. Dolayısıyla milletin hafızası, vatanın tapusu sayılan mezarlıklar bakımından ülkemiz hiç de iyi durumda değildir. (Kitabe ve hikayesi için tıklayınız
4-      Soy isimleri

Edirne Çeşmesi Kitabesi (Tıklayınız)
Dolayısı ile aynı aileden gelenlerin hatta kardeşlerin her birinin farklı soyadı aldığı olmuştur. Ayrıca eskiden her ailenin bir lâkabı vardır ki bu lakapların soyadı olarak alınmasına da umumiyetle engel olunmuştur. Çoğu yerde ise soyadını şahıslar almamış resmi makamlar tarafından hiçbir esasa dayanılmadan rastgele iliştirilmiştir. Bu sebeple Türkiye’de soyadları aile tarihi hakkında neredeyse hiçbir fikir vermez. Ancak çok az sayıda aile uyanık davranarak meslek, köy ve atalarını hatırlatacak soyadları almayı başarmıştır.  Nalbant, Tangal, Karaalioğlu gibi…
A- ) Resmi Arşiv Kaynakları

Aile Arşivi Sandığı
1-      Nüfus Defterleri
Türkiye’de nüfus kayıtları maalesef çok da eski değildir. Avrupa’da asalet ve soyluluk önemli bir statü olduğundan nüfus kayıtlarının tutulmasına dikkat edilmiştir. Ayrıca kiliselerce tutulan vaftiz kayıtları, evlilik kayıtları ve belediye teşkilatının erken kurulmasıyla tutulan vergi kayıtları çok şeyi açığa çıkarır.
Batı’daki nüfus kayıtları bu bakımdan doğudan ileridir. Fakat  bu din değil gelenekle alakalı bir şeydir. Doğuda da Hristiyan ve Musevilerin şecere tespiti Müslümanlarınki kadar zordur.
İlk Nüfus Sayımı
Türkiye’de ilk nüfus sayımı II. Mahmud dönemine aittir. 1834’de yapılan sayım askeri maksatlar taşıdığından yalnız erkekler sayılmıştır. Köyler hanelere ayrılmış her hanedeki erkek nüfus kaydedilmiştir. Sultan Mahmud’un son yıllarında başlayıp Abdülmecid’in ilk yıllarında tamamlanan 1839 sayımı da aynı usulde yapılmıştır. Bu kayıtların tutulduğu defterler tasnif edilmemiş halde Başbakanlık Osmanlı Arşivindedir ve milli güvenlik gerekçeleriyle incelemeye açık değildir.

Vakfiye
II. Abdülhamid Devri
Bunlardan sonra 1887 tarihli II. Abdülhamid döneminde yapılan sayımlar vardır ki en esaslı ve düzenli onlarıdır. Burada her hane kadınlarla beraber yazılmış ayrıca hane reisinin lakabı, babasının adı, varsa erkek ve kız kardeşleri, yeğenleri, amcazadeleri yazılmış sonra varsa annesi ve ceddesi (büyükannesi) eklenmiştir. Bilahire bu sayımdan sonra doğanlar da eklenmiştir. Herkesin doğum tarihi vardır. Kızlardan sayımdan sonra evlenenlerin evlendikleri mahalle ya da köy ile sicildeki hane numaraları eklenmiştir.
Soy araştırmacısı bu defterlerden 1887 de hayatta bulunan dedesinin babasını ve akrabalarını öğrenebilir. Bu defterler Ankara’ya nüfus arşivlerine gönderilmiştir. Gönderilmeyip mahaldeki nüfus müdürlüğünün arşivinde kalanlar da vardır. Soy araştırmacısı için pek çoğu yanmış ve yıpranmış olan bu eski Türkçe defterleri, her halükarda birinin aracılığı ile rica minnet bulup tetkik etmek çok faydalı olacaktır. Zira devlet, bir takım siyasî sebeplerle, bu kayıtları da araştırmacılara açmamaktadır.
Sonraki sayım yine II. Abdülhamid dönemine ait olup 1905 tarihlidir. Bu kayıtlar 1887 defterlerinden daha temiz ve ayrıntılıdır. Bugünkü sicillerin ve kimlik numarası sistemi MERMİS projesinin de temelini teşkil etmektedir. Buradan da 1905 de yaşayan dedelerin babalarını öğrenmek mümkündür.
1905 sayımı defterlerinin bazı kısımları Balkan savaşında, Dünya savaşında, Yunan savaşında çıkan yangınlar ve baskınlarla ya da başka sebeplerle harap olmuştur. MERMİS projesinde harapların yerine 1925’de yapılan şifahi sayım esas alınmıştır. Bu takdirde soy araştırmacısı 1905 de hayatta olan dedelerin babasını ve akrabalarını tespit edebilir.
Fakat bu son kayıtlarda (1925)  erkeklerin doğum tarihine çok itibar etmemelidir. Savaşların çok olduğu bir kuşak için Askere geç gitsin; o zamana kadar hem evlenip çocuğu olsun; hem çalışıp aileye bir faydası dokunsun; hem de gücü kuvveti yerine gelsin ki askerlik meşakkatlerini göğüsleyebilsin gibi sebeplerle 8 yıl kadar küçük yazılanlar vardır. Kızlarınkiler ise genellikle doğrudur.
Dışarıdaki Kayıtlar
Yakın bir tarihte nüfus sicilleri başka bir yere aldırılmışsa önceki nüfus kayıtlarının da incelenmesi gerekmektedir. Bu konuda Rumeli – Balkan ve Kafkas göçmenleri ile 1924 Selanik mübadilleri en şanssız olanlardır. Hele Selanik’ten mübadele ile gelenler Türkiye deki kayıtlardan ancak 1924’de yaşayan akrabalarının babasını öğrenebilirler. Fakat yurt dışındaki nüfus defterlerine ulaşmak da çok zor değildir hem bunlar bizdekinden çok daha muntazam ve temiz durumdadır.
Diğer Nüfus Kayıtları
Nüfusu Ceride (Yoklama) Defterleri
Ayrıca nüfus sayımlarından başka Başbakanlık Osmanlı arşivinin değişik fonlarında Nüfusu Ceride adıyla rastlanan defterler de nüfus tutanaklarını içermektedir. 6 aylık doğum ve ölüm kayıtlarını içeren bu defterlerde soy araştırmacısı için önemli kaynaklardandır.
1904 öncesi bölgesel olarak yapılan nüfus sayımlarının defterleri de il nüfus müdürlüklerinin arşivlerinde mevcuttur. Ulaşılabildiği takdirde bu kayıtları incelemekte de faydalıdır. Fakat pek çoğu savaş, işgal ve yangınlar sebebiyle harap olmuştur.
Nüfus defterlerinde tarihler Rumi takvimle kayıt edilmiştir. 1925’den sonra yeni takvim kullanılmıştır. Bu Rumi tarihleri Miladiye çevirmek için artık internette pek çok program vardır. Bunlardan istifade edilebilir.
Temettuat Defterleri

Tapu Senedi
Vergilendirme kaygısıyla tutulmuş fakat böylesine tafsilatlı bilgi veren bu defterler günümüz tarihçilerinde pek çok alanda faydalanılan kaynaklardır.  Soy araştırmacısı da bazı ipuçları elde ettikten sonra bu defterler üzerinden cedlerine ait çeşitli bilgilere ulaşabilir. Ancak bu vergilendirme Osmanlının doğu vilayetlerini kapsamadığından o bölgelere ilişkin de herhangi defter yoktur.
Bu defteler Başbakanlık Osmanlı Arşivinde tasnif edilerek araştırmacıya açılmış durumdadır. Bilgisayar üzerinden araştırılan bölgeye hatta vilayet ve nahiyeye dair defterleri, tarayarak bulmak ve arşivden istetmek mümkündür. Hiç şüphesiz ki bunları okumak ileri düzeyde eski Türkçe bilgisi gerektirmektedir.
Sicill-i Ahval Defterleri
1879-1909 tarihleri arasında Osmanlı Devletinde Görev yapmış memurlara ait biyografik bilgileri içeren defterlerdir. Kayıtlarda geçen şahsın adı, baba adı, ailesi, doğum yeri, sülalesi, milliyeti, tahsil durumu, liyakati vs pek çok ayrıntılı bilgileri bulunmaktadır.  Burada Toplam 201 defterde 92.000 memurun sicil kayıtları mevcuttur.  Bu defterlerin hepsi Başbakanlık Osmanlı Arşivinde tasnif edilmiş ve bilgisayara aktarılmış durumdadır. Aranılan isim bilgisayardan taranarak ilgili defterin sayfasına anında bakmak mümkündür. Ancak bunları okumakta ortalama düzeyde Osmanlıca bilgisi gerektirir.

Sicilli Ahval defterinden bir sayfa: “Hacı Sa’id Efendi; Diyar-ı Bekir eşrâf ve ulemâsından hacı Arif Bey’in mahdûmu”
Tapu Tahrir Defterleri
Osmanlı devletinde 15. ve 16. asırda Timar sisteminin bir gereği olarak bölgedeki gelir kaynaklarının tespiti maksadıyla sayım yapılmıştır. Tahrir denilen bu işlemde şehir, kasaba, köy ve çiftlikler birer birer dolaşılarak buralarda oturan vergi mükellefleri, içlerinde vergiden muaf olanlar varsa hangi vergiden ne sebeple muaf oldukları yapılmış; bunun yanında topraklı ve topraksız köylüler,  evli ve bekâr haneler, meslek gurupları, ilmiyeye mensupları, ihtiyar ve sakatlar ayrı ayrı kaydolunmuştu.
Her köyün merası, ormanı, korusu, yaylağı, kışlağı, çayırı cins cins gösterilerek yetiştirilen mahsuller ve senede vermekle mükellef olunan vergi miktarı deftere geçirilirdi.
Soy araştırmacısı yakın nesebini tespit edebildiği taktirde eski yüzyıllardaki bu kayıtlara da başvurarak daha da gerilere gidebilir. Özellikle orta Anadolu bölgelerinde bu defterler sayesinde çok derin geçmişini tespit edebilen aileler vardır. Fakat bu defterlerin bazısında isimler lakapları ile beraber yazılmadığından araştırmacıya güçlük çıkarabilir. Binaenaleyh bu defteri okumanın derin Osmanlıca bilgisi gerektirdiği de açıktır.
Vakıf Arşivleri

Bosna livası mufassal tahrir defterinden bir sayfa
Kadı Sicilleri; her türlü dava tutanakları, mukavele senet, satış,  vekâlet, kefâlet, verâset, borçlanma, nikah, boşanma ve taksim gibi hukuki işlemleri içeren resmi yazıları, esnaf teftişine ait notları, hatta  yangın, sel, fırtına, deprem, salgın hastalık gibi olayların kayıtlarını günlük olarak işleyen defterlerdir.
Osmanlıda aile için meselelerin mahkemeye intikal ettiği nadirattan olsa da  hiç yokta denilemez. Aile arşivinden yahut ailenin ihtiyarlarından böyle mahkemeye intikal etmiş herhangi bir davanın bilgisine ulaşıldığı takdirde kadı sicillerinden de ayrıntılı bilgi edinilebilir. Özellikle son yıllarda bu siciller yoğun olarak yeni harflere çevrilmiştir. Soy araştırmacısı bunlardan faydalanabilir.
Tereke Defterleri
Bu günkü veraset ilamı benzeri, kişinin vefatı halinde menkul, gayrimenkul servetinin, alacak ve borçlarının ve varislerinin kaydedildiği defterlerdir. Bu defterlerde soyağacı çıkarırken istifade edilecek kaynaklar arasında zikredilebilir. Kadı sicilleri içerisinde yer alır.
ATASE (Genel Kurmay Arşivleri)
Kırım Savaşı sonrasında tutulan askeri kayıtlar ve belgeleri içeren arşivde askeri görevli ve şahsiyetler hakkında tafsilatlı bilgi bulmak mümkündür. Fakat bu arşive girmek milli güvenlik gerekçeleri ile zorlaştırılmış durumdadır. Aylar sonrasına verilen özel izinle ve çok zor şartlarda ancak birkaç saat araştırma yapmak mümkün olabilir. Herhangi işe yarayacak evrak bulunduğunda fotokopisinin alınıp alınamayacağı görevlinin inisiyatifine kalmış durumdadır. Ailesinde tespit ettiği askeri şahsiyetler hakkında araştırma yapmak isteyen soy araştırmacısının bu arşivden faydalanması güçtür.
Araştırma Eserleri ve Biyografik Çalışmalar
Şayet aileden meşhur bir şahsiyet ya da onunla ilişkili bir şahıs tespit edilirse bu alanda yapılmış biyografik çalışmaları dikkatlice incelemek gerekir. Bu alanda genel olarak Sadrazamlar, Şeyhülislamlar, Ulema, Kaptan Paşalar, Reisülküttaplar, Hattatlar, Şuara Tezkireleri vs olmak üzere pek çok çalışmalar vardır.( Eser adları için bkz. Mübahat S. Kütükoğlu-Tarih Araştırmalarında Usul) Ayrıca pek çok yüksek lisans ve doktora tezinden de bu konuda istifade edilebilir.
Diğer yandan ailenin yaşadığı bölge üzerine yapılmış araştırma eserlerini incelemek de faydalıdır. Ailenim bağlı olduğu boy, aşiret ya da cemaat biliniyorsa mutlaka tetkik edilmelidir. Bu hususta geçtiğimiz günlerde Yusuf Halaçoğlu’nun TTK tarafından yayınlanan “Anadolu’da Aşiretler, Cemaatler, Oymaklar” adlı kitabına da müracaat edilebilir.
MERMIS Projesi
Esasında MERMIS projesi kapsamında pek çok ailenin mensuplarına 1900’lü yılların başına kadar ulaşmak mümkündür. Bunların her biri sisteme kayıt edilmiş ve mevt olsalar bile birer kimlik numarası atanmıştır. Ancak diğer aile efradına ve mensuplarına aidiyeti addedilen bu bilgiler  özel hayatın gizliliğini koruma ilkesinden dolayı, nüfus müdürlüklerince verilmemekte yahut kısıtlı olarak verilmektedir.
Ancak Kimlik beyanı ve bir dilekçe ile bağlı olunan nüfus müdürlüğünden hane döküm listesi istenebilir.  İlgili kurumun öncelik verdiği başka işler münasebeti ile bu isteğin cevaplandırılması gecikse de 3. veya 4. istemeden sonra sonuç alınabilmektedir. Elde ettiğiniz bu hane döküm listesiyle ilk aşamada hatırı sayılır bir soyağacı oluşturabilir yukarıda izah edilen metotlarla da bunu genişletebilirisiniz.
Soyağacı çıkarmada tarif edilen bütün bu yöntemlerin; sebat gerektiren,  uzun soluklu, uğraştırıcı fakat zevkli bir çalışma olduğunda ise hiç şüphe yoktur.

Bibliyografya
Ekrem Buğra Ekinci, “Soyağacı (Şecere) nasıl hazırlanır ?” Dünden bugüne Türkiye Gazetesi, 5 aralık 2007; İlber Ortaylı, Tarihimiz ve Biz, Timaş yayınları, 2008, S. 21-22; Yılmaz Öztuna, Büyük Tarih Ansiklopedisi, “Soyluluk” C.2, s.631 Bateş yay.; Serin, Mustafa, “Osmanlı Arşivinde Bulunan Temettuat Defterleri”, T.C. Başbakanlık I. Milli Arşiv Şurası, 20-21 Nisan 1998, Tebliğler – Tartışmalar, s. 717- 728, Ankara,; S.Faroqhi, Osmanlı Tarihi Nasıl İncelenir ?, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, IST 2001 , s46-58; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü,  Tahrir  Maddesi ,MEB, İst – 1983, , c.III, s.376;  Necati Gültepe, “Osmanlılarda Bürokrasi: Merkezi Yönetimi “ Osmanlı Ansiklopedisi , c.6, s.241-255; Osmanlı İdaresinde Kıbrıs ( Nufus-Arazi dağılımı ve Türk Vakıfları), Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı, Yayın no:43, ANK 2000; Bahaeddin Yediyıldız, “Vakıf “ , İA,  C.13, Eskişehir, 2001, s153-172; Bahaeddin Yediyıldız,”Türk Vakıf Kurucularının Sosyal Tabakalaşmadaki Yeri”, Osmanlı Araştırmaları, C3, 1982, S.143-164; Said Öztürk, İstanbul tereke defterleri, Osmanlı Araştırmaları Vakfı yayınları sayı 7, IST 1995, S. 97-105; Justin McCarthy, Ölüm   ve Sürgün, İnkılâp Kitabevi, Ist 1998; Kemal Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914) Demografik ve Sosyal Özellikleri, Çev. Bahar Tırnakçı, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, IST 2003; Etnografya, folklor, dil, tarih v.d. konularda makaleler ve incelemeler, Hamit Zübeyr Koşay, Ayyıldız Matbaası, 1974; Faik Reşit Unat,Hicrî Tarihleri Milâdî Tarihe Çevirme Kılavuzu, TTK 1988
Kaynak: http://tarihvemedeniyet.org
Arama: Soy ağacı nasıl çıkarılır? soy ağacı çıkarmak için ne yapmak lazım, soy ağıcı çıkar